İstanbul
Açık
24°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
47,5615 %0.05
54,7583 %0.01
6.213,10 % 0,26
63.807,99 %1.52

Bir Eşyanın Kaç Hayatı Vardır?

YAYINLAMA:
Bir Eşyanın Kaç Hayatı Vardır?

Çocukların yeni ve parlak olan her şeye ilgi duyduğunu düşünürüz. Yeni çıkan oyuncaklara, teknolojik eşyalara, renkli vitrinlere…

Benim sekiz yaşındaki oğlumun merakı ise biraz daha farklı.

Onun ilgisini eski bir daktilo, sararmış bir kartpostal ya da yıllardır çalışıp çalışmadığı bilinmeyen köstekli bir saat çekiyor. Bir antika dükkânına girdiğimizde oyuncakçıya girmiş gibi heyecanlanıyor. Raflara dikkatle bakıyor, eşyaların ne işe yaradığını soruyor, sonra da mutlaka aynı soruyu yöneltiyor:

“Anne, bunu kim kullanmış olabilir?”

Antika eşyaların en güzel tarafı da işte bu noktada başlıyor. Onlara bakarken açıkçası yalnızca birer eşya olarak görmüyorum. O eşyaların dokunduğu hayatları, bulunduğu evleri ve tanık olduğu zamanları da düşünmeye başlıyorum.

Geçtiğimiz günlerde Urla’nın antika dükkânlarını gezerken durup bir düşündüm ve fark ettim ki yaşanmışlık taşıyan eşyalar gerçekten çok özel.

Urla zaten insana huzur veriyor. Eski evleri, küçük dükkânları ve nostaljik havasıyla şehir hayatının hızını bir süreliğine dışarıda bırakmanızı sağlıyor. Antika dükkânlarının kapısından içeri adım attığınızda ise bulunduğunuz yerden değil, içinde yaşadığınız zamandan da uzaklaşıyorsunuz.

Bir köşede eski kahve fincanları, başka bir rafta siyah beyaz aile fotoğrafları… Pirinç şamdanlar, işlemeli aynalar, plaklar, porselen tabaklar, daktilolar ve belki de artık anahtarı olmayan küçük kutular…

Her eşya sessizce kendi hikâyesini saklıyor.

Oğlum bir vitrinin önünde uzun süre durdu. Eski bir fotoğraf makinesine bakıyordu. Bugünün çocukları için fotoğraf çekmek, telefon ekranına dokunmak kadar kolay. Oysa elindeki makinenin kullanıldığı dönemde her karenin bir karşılığı, her filmin bir sınırı vardı.

“Bununla çekilen fotoğrafa hemen bakamıyorlar mıydı?” diye sordu.

Bakamıyorlardı.

Burada uzunca düşünmedim değil. O dönemlerde fotoğraflar daha dikkatli çekiliyor, anlar daha özenli saklanıyordu. Sizce de öyle değil mi? Bugün yüzlerce görüntü çekiyor fakat çoğuna bir daha dönüp bakmıyoruz. Geçmişte ise birkaç karelik bir film, bir yaz tatilinin bütün hatırasını taşıyabiliyordu.

Nitekim öyle de oluyor. Ben elime eski albümleri aldığımda tek bir karenin bana bütün bir yaz tatilini anlattığını söylesem…

Antika dükkânlarını gezerken insan ister istemez bugünün tüketim alışkanlıklarını da düşünüyor. Eşyalar artık eskimeden değiştiriliyor. Bozulduklarında tamir ettirmek yerine yenisini almak daha kolay geliyor. Oysa antika dükkânlarının raflarında duran eşyalar, kullanılıp atılmadıkları için bugün hâlâ varlar.

Üstelik her birinin üzerinde zamanın bıraktığı küçük izler bulunuyor. Bir masanın kenarındaki çizik, fincanın üzerindeki çatlak ya da bir kitabın arasına unutulmuş bir not…

Bunlar eşyanın kusuru değil, yaşanmışlığının kanıtı.

Oğlumun eski eşyalara merak duyması bu nedenle hoşuma gidiyor. Ona geçmişin tarih kitaplarında olmadığını anlatmak istiyorum. Geçmiş; bir saatin akrep ve yelkovanında, bir plağın çizik sesinde ya da hiç tanımadığımız insanların fotoğraflarında karşımıza çıkıyor.

Urla’da geçirdiğimiz o günün sonunda elimizde büyük bir alışveriş yoktu. Elbette yeniden gideceğiz; aklımızda kalan o dükkânlardan parçalar alıp döneceğiz.

Açıkçası Urla benim hayatımda küçüklüğümden beri vardı. Aile gezilerimiz, yemeklerimiz hep o küçük kasabada yaşandı. Fakat bu özel kasabayı çocuğumla birlikte yeniden keşfedince aklımda şu soru belirdi:

Çocuklara bırakabileceğimiz en değerli şey nedir?

Eski bir eşyanın hikâyesini anlatmak, geçmişle gelecek arasında görünmez bir bağ kurmak ve bunu çocuğuna aşılamak…

Sanırım maneviyatla ilgili bütün düşüncelerim değişti.

Belki de antika dükkânları beni kendime getirdi.

İçeriye eski eşyalara bakmak için girip kendi hatıralarımızı düşünerek çıkmak…

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız