Aynı Ülke, İki Zirve, Tek Gezegen
Türkiye bu yıl belki de tarihinde ilk kez birbirine zıt gibi görünen iki küresel zirveye ev sahipliği yapacak. Yaklaşık bir hafta sonra Ankara’da NATO liderleri bir araya gelecek. Masada savaşlar, savunma harcamaları, caydırıcılık ve güvenlik olacak. Yaklaşık dört ay sonra ise bu kez dünyanın gözü COP31 için yeniden Türkiye’ye çevrilecek. Aynı ülke, bu kez iklim krizini durdurmanın yollarını tartışan devlet başkanlarını, bilim insanlarını ve müzakerecileri ağırlayacak.
İlk bakışta bu iki zirvenin ortak bir yönü yok gibi görünüyor. Birinde tanklar, savaş uçakları ve füze sistemleri konuşulacak. Diğerinde karbon emisyonları, yenilenebilir enerji ve küresel sıcaklık artışı…
Oysa dünya artık bambaşka bir gerçeği kabul etmeye başladı; güvenlik ile iklim krizi artık birbirinden ayrı iki dosya değil. Aynı dosyanın iki farklı sayfası. NATO bile bugün iklim değişikliğini yalnızca çevre politikalarının konusu olarak görmüyor.
2022 Madrid Zirvesi’nde, NATO Stratejik Konsepti olarak kabul edilen belgede şu ifade yer aldı; “Climate change is a defining challenge of our time, with a profound impact on Allied security. It is a crisis and threat multiplier.”
Yani;
“İklim değişikliği çağımızın belirleyici sorunlarından biridir. Müttefiklerin güvenliği üzerinde derin etkileri vardır. Bir kriz ve tehdit çarpanıdır.”
Dikkat edilecek olursa NATO “iklim değişikliği güvenlik tehdididir” demekten de ileri gidiyor. “Threat multiplier” yani “tehdit çarpanı” diyor.
Bu şu anlama geliyor:
- Kuraklık varsa göçü artırıyor.
- Göç varsa siyasi gerilimi artırıyor.
- Gıda krizi varsa çatışma riskini artırıyor.
- Su kıtlığı varsa bölgesel istikrarsızlığı artırıyor.
Yani iklim tek başına savaş çıkarmıyor ama mevcut riskleri büyütüyor.
Bunu anlamak için uluslararası ilişkiler uzmanı olmaya gerek yok. Örneğin birkaç ay önce çok yakından tanık olduğum Hatay’daki aşırı yağışlar nedeni ile yalnızca çiftçi zarar görmedi. Ürünler hasat edilemedi, gelir düştü, belki de yeni göçler planlanıyor.
Aynı tabloyu milyonlarca insan için düşünebiliriz..
Afrika’da kuraklık nedeniyle tarım yapılamıyor. Orta Doğu’da su kaynakları azalıyor. Yaşanamaz hâle gelen bölgelerden insanlar göç ediyor. Göç arttıkça sınırlar geriliyor, ülkeler arasında yeni krizler ortaya çıkıyor. İşte NATO’nun “iklim değişikliği bir güvenlik tehdididir” derken anlatmaya çalıştığı tam olarak bu.
Fakat burada çok önemli bir çelişki var.
İklim krizinin oluşturduğu güvenlik risklerine hazırlanan ordular, aynı zamanda dünyanın en büyük fosil yakıt tüketicileri arasında yer alıyor. Bir savaş uçağının tek bir uzun menzilli görevi, onlarca otomobilin yıllık karbon salımına yaklaşabiliyor.
Tanklar… Savaş gemileri… Askerî tatbikatlar… Bombalanan sanayi tesisleri…Yanan petrol depoları…Yok edilen tarım alanları…
Bunların tamamı atmosfere milyonlarca ton sera gazı salıyor. Yani iklim krizinin sonuçlarıyla mücadele etmeye çalışan sistem, istemeden de olsa bu krizi büyüten nedenlerden biri hâline gelebiliyor.
İşte Türkiye’nin bu yıl ev sahipliği yapacağı iki zirve tam da bu nedenle birbirinden bağımsız değil. Ankara’da güvenliği konuşacağız. Antalya’da gezegeni…
Aslında tek gezegeni konuşuyoruz ama masaya hâlâ farklı haritalarla oturuyoruz. Bunun ilk işaretini ise COP31 hazırlıkları sırasında yaşanan Kıbrıs tartışmasında gördük. Güney Kıbrıs uluslararası platformlarda geçtiği gibi Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye’nin COP31 hazırlık sürecinde bazı toplantılara davet edilmediğini iddia ediyor. Avrupa Birliği de bu iddia karşısında ülkemize tepki gösteriyor. Kıbrıs Cumhuriyeti bir AB ülkesidir, davet kapsamı dışında tutulamaz diyor. Ankara ise resmi davet sürecinin henüz başlamadığını, o neden ile ulusal düzeyde yapılan bazı toplantılara Güney Kıbrıs’ın dahil edilmediğini, COP31 etkinliklerine davetlerin BM koordinasyonunda yapılacağını belirtiyor.
Bu tartışma şunu gösteriyor; İklim zirveleri yalnızca karbon emisyonlarının konuşulduğu teknik toplantılar değil. Aynı zamanda diplomasi, tanınma, egemenlik, ittifaklar ve jeopolitik dengelerin de masaya yansıdığı alanlar. Ve Kıbrıs tartışmasının da gösterdiği gibi, gezegenin geleceğini konuşmak için kurulan masa bile bugünün siyasi gerilimlerinden tamamen bağımsız değil.
Sonuç olarak, belki de ilk kez dünya aynı yıl aynı ülkede “Geleceğimizin güvenliği” ile ilgili iki farklı sorunun cevabını arayacak:
- Ülkeleri nasıl koruruz?
- Üzerinde yaşayacağımız gezegeni nasıl koruruz?
Çünkü güvenlik yalnızca sınırları korumak değildir. Nefes alabileceğimiz bir dünyayı korumak da güvenliğin ta kendisidir.
Anlaşılan,
20. yüzyılın güvenlik sorusu “Sınırlarımızı nasıl koruruz?“du.
21. yüzyılın güvenlik sorusu ise “Yaşayabileceğimiz bir gezegeni nasıl koruruz?” olacak.