İstanbul
Açık
22°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
46,4658 %0.03
53,3207 %-0.03
6.262,91 % 0,93
64.268,01 %-0.066

Anneme göre sütçünün sütü en sağlıklı, dünya ise biyoçözümleri konuşuyor

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Anneme göre sütçünün sütü en sağlıklı, dünya ise biyoçözümleri konuşuyor

Yıllardır çiftçilerle, akademisyenlerle, şirketlerle, karar alıcılar ile konuşuyorum. Kuraklığı, pestisitleri, iklim krizini, gıda güvenliğini yazıyorum. Ama ne zaman eş dost arasında konu mutfağa gelse aynı cümleyi duyuyorum. “En sağlıklısı köyden gelen.” Bu cümleyi en çok da annemden duyuyorum.

Annem hâlâ kapıya gelen sütçünün sütünün en sağlıklı süt olduğunu düşünüyor. Mahalle pazarındaki peynirin fabrikada üretilenden daha güvenli olduğuna inanıyor. Bahçeden gelen her ürünün doğal, laboratuvarda geliştirilen her şeyin ise zararlı olabileceğini düşünüyor. Aslında yalnız da değil.

Türkiye’de hâlâ hibrit tohumu GDO sanan, biyoteknolojiyi kimyasalla karıştıran, laboratuvar kelimesini duyduğu anda geri çekilen büyük bir kitle var. Ve bu kesinlikle bir iletişim sorunu.

Geçtiğimiz günlerde katıldığım Novonesis firması tarafından organize edilen Biyoçözümler Zirvesi’nde olduğu gibi birçok toplantıda aynı şeyi düşündüm. Biraz sonra değineceğim biyoçözüm konusuna ama, yeri gelmişken hemen kısaca yazmak istiyorum; Biyoçözüm şu demek; kimyasal yada yoğun kaynak tüketen yöntemler yerine, doğanın kendi mekanizmalarını kullanarak bulunan çözümler. Evet, ne diyordum? Diyordum ki; birçok toplantıda olduğu gibi bu toplantıda da şunu düşündüm;

Salonda bilim insanları vardı.

Şirket temsilcileri vardı.

Kamu yöneticileri vardı.

Ama annem yoktu. Yada yaşdaşı ve benzer statüde olan bireyler yoktu… Tabi ki orda olması gerekmiyorlar burada metafor kullanıyorum, ama olması gereken şu, buradaki bilgilerin topluma ulaşması -Ki  iklim krizi artık yalnızca tek bir sektörün sorunu değil. Bugün küresel sera gazı emisyonlarının önemli bir bölümü gıda sistemlerinden, tarımdan, üretim süreçlerinden ve kullandığımız ürünlerden kaynaklanıyor.

Daha az kimyasal kullanılan bir deterjan, toprağın karbon tutma kapasitesini artıran bir gübre ya da koruyucu kimyasallar yerine biyolojik yöntemlerle üretilen bir gıda ürünü; aslında iklim değişikliğiyle mücadelede görünmeyen ama etkili araçlar arasında yer alıyor. Bu nedenle biyoçözümler yalnızca bir teknoloji başlığı değil, aynı zamanda iklim politikalarının da önemli bir parçası. Ve nihai tüketiciler olan sıradan bizler, bunları bilirsek sektördeki gelişmelerden haberimiz olursa bu ürünleri tüketiriz, sorumlu tüketici olmak adına.

Yukarıda söz ettiğim Biyoçözümler Zirvesinde müthiş bir rapor açıklandı. Biyoçözümlerin Değeri: 2035’e Doğru Büyüme ve Refah

Türkiye’de biyoçözümlerin ekonomik, çevresel ve istihdam etkilerini inceleyen; 2035’e kadar büyüme potansiyelini ortaya koyan bir rapor. Raporun ana hatları;

  • 1.Türkiye’nin “görünmeyen” yeni sanayisi: Biyoçözümler,

Rapora göre Türkiye’de biyoçözümler sektörü bugün 4 milyar Euro ekonomik büyüklük ve 28 bin istihdam yaratıyor. Bu rakamın, Türkiye otomotiv sektörünün yaklaşık yarısına denk geliyor. 

  • 2. Doğru politikalar gelirse sektör 10 yılda yüzde 170 büyüyebilir

Raporun en çarpıcı bulgusu bu. Türkiye’de biyoçözümler sektörünün 2035’e kadar 4 milyar Euro’dan 10,8 milyar Euro’ya çıkabileceği öngörülüyor. Bu da yaklaşık yüzde 170 büyüme anlamına geliyor. 

  • 3. İklim krizine karşı çözüm sadece enerji değil, biyoloji de olabilir

Rapor, iklim politikalarının çoğunlukla enerjiye odaklandığını ancak enzimler, faydalı bakteriler, biyogübreler, fermantasyon teknolojileri ve biyolojik üretim süreçlerinin hem emisyon azaltımı hem de gıda güvenliği için kritik olduğunu vurguluyor. Özellikle COP31 öncesinde bu vurgu dikkat çekici. 

Toplantı sonrasında Novonesis Türkiye Ülke Müdürü Pınar Tunçkol ile de kısa bir röportaj yapma şansım oldu ve ilk sorum da “bireylerle kurulamayan iletişim yönündeydi;”

“İnsanlar hâlâ biyolojik çözümlerden çekiniyor. Bu direnci nasıl aşacaksınız?”

Tunçkol’un cevabı dikkat çekiciydi.

“Aslında biyolojik çözümler hayatımızda çoktan yerini almış durumda. Fakat çoğumuz bunun farkında değiliz”.

Örneğin deterjanlar. Tunçkol’un verdiği örneğe göre deterjanlara eklenen enzimler, bazı kimyasalların yerini alabiliyor. Böylece ürünün çevresel etkisi azalırken doğada çözünürlüğü artabiliyor. Gıda tarafında da benzer örnekler var. Raf ömrünü uzatmak için kullanılan bazı kimyasal koruyucuların yerine biyolojik çözümler kullanılabiliyor. Yoğurtta, süt ürünlerinde, ekmekte… Belki de her gün tükettiğimiz ürünlerde.

Ama işte tam burada bir iletişim boşluğu ortaya çıkıyor. Annem bunları bilmiyor, anlatınca dinliyor ama aynı zamanda kapıya gelecek sütçüyü de bekliyor.

Pınar Hanım’ın sözünü ettiği ürünler sentetik kimyasallar değil. Enzimler, mikroorganizmalar ve probiyotikler. Yani doğada zaten bulunan sistemler. Şirketlerin yaptığı şey ise bunları endüstriyel ölçekte üretmek ve her seferinde aynı kaliteyle kullanılabilir hale getirmek. Bir anlamda doğayı taklit etmek değil, doğanın zaten kullandığı yöntemleri büyütmek.

Sayın Tunçkol ile sohbetimizin ilerleyen bölümünde konu tarıma geldi. Aslında iklim krizinin geleceği açısından en kritik alanlardan biri de burası. Çünkü mesele artık sadece karbon emisyonu değil.

Toprağın sağlığı. Çiftçinin gelir düzeyi. Gıda güvenliği.

Tunçkol’un verdiği bilgilere göre biyolojik içerikli gübreler ve mikroorganizma temelli çözümler bazı uygulamalarda verimliliği yüzde 20 ila 30 arasında artırabiliyor.

Daha önemlisi toprağın uzun vadeli üretkenliğini koruyabiliyor. Bu nedenle bugün dünyanın birçok yerinde karbon çiftçiliği konuşuluyor. Toprağın daha fazla karbon tutması. Daha az kimyasal kullanılması. Daha dayanıklı üretim sistemleri kurulması. Bütün bunlar aslında iklim politikalarının sahadaki karşılığı.

ACABA;

Biz hâlâ “doğal mı değil mi?” tartışmasını yaparken, dünyanın geri kalanı “nasıl daha sürdürülebilir üretiriz?” sorusuna geçmiş olabilir mi?

Belki de biyolojik çözümlere bakarken laboratuvar kelimesine değil, neyin yerine geçtiğine bakmak gerekiyor.

Daha fazla kimyasalın yerine mi geçiyor? Daha sağlıklı bir toprağa mı katkı veriyor? Daha az emisyon mu sağlıyor?

Sorulması ve anlatılması gerekenler bunlar.

 

İŞTE BİZ BUNA SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK İLETİŞİMİ DİYORUZ

Yıllardır katıldığım sürdürülebilirlik toplantılarında ortak bir eksiklik görüyorum. Masada hep aynı üçlü var:

Akademi, Kamu, Özel sektör.

Fakat dördüncü sandalye çoğu zaman boş. Medya; toplum ile bilgiyi buluşturacak olan sandalye.  Bir başka deyişle tüketici. Oysa iklim krizinin etkilerini hisseden de, markette alışveriş yapan da, çocuğuna süt alan da o. Salonlarda konuşulanların mahalleye, mutfağa ve pazara ulaşamadığı yerde dönüşüm eksik kalıyor.

Belki de biyolojik çözüm dahil iklim krizinin çözümündeki en büyük engel teknoloji değil. Anlatım biçimi. Annem muhtemelen yarın yine sütçüden süt almaya devam edecek. Ama belki artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Doğal dediğimiz şey gerçekten nedir?

Ve doğadan öğrenerek geliştirilen biyolojik çözümler neden hâlâ yeterince anlatılamıyor?

Çünkü dönüşüm yalnızca laboratuvarda değil asıl mutfakta da başlıyor.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız