İstanbul
Açık
17°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
45,3682 %0.27
53,3424 %0.2
6.882,11 % 0,97
79.404,20 %-2.643

9 Mayıs: Kutlanacak ne kaldı?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
9 Mayıs: Kutlanacak ne kaldı?

9 Mayıs bütün Avrupa için kutlamalar günüdür. 1945 yılında Hitler Almanya’sının yenilgisi Avrupa’nın Batısında ve Doğusunda zafer günü olarak kutlanır. AB kanadında ise 9 Mayıs 1950, dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Schuman adına yayınlanan ve günümüz AB’sine uzanan deklarasyonun yayınlandığı gün olarak ayrıca kutlanır.

Bu vesile ile 40 küsur yıllık arkadaşım Prof. Dr. Uğur Özgöker’in daveti üzerine AREL Üniversitesinde düzenlenen panele katılma fırsatım oldu. Panelde özel konuşmacı olarak eski AB Bakanı ve Baş müzakereci Büyükelçi Egemen Bağış’ı, panelde eski Büyükelçi sevgili ağabeyim Uluç Özülker’i, Dr. Feyza Başar’ı dinleme fırsatım oldu. Bendeniz de dilim döndüğünce küçük bir katkı sunmaya çalıştım.

Bütün dinlediklerimden sonra bazı kanaatlerim pekişti. Şöyle özetlemekte yarar var.

Mevcut konjonktür Türkiye’yi geçmişe oranla misliyle önemli ülke haline dönüştürdü. Özellikle AB’nin giderek içine daha fazla düştüğü savunma zaafiyeti, Türkiye’yi askeri gücü itibarı ile AB için olmazsa olmaz ülke haline dönüştürdü. Türkiye’nin son dönemlerde yaptığı savunma sanayiindeki atılımları sadece bölgesinde değil, bütün dünyada yakından izleniyor ve takdir görüyor.

Ülkemizin askeri gücüne ek olarak enerji kaynaklarının AB ülkelerine geçişinin merkezinde yer alması, özellikle Hürmüz krizinin ardından önemimizi yine misliyle artıran faktörlerden bir tanesi.

Bu iki olgunun yanına kuşkusuz AB’nin tedarik zinciri itibarı ile yer aldığımız, ulaştırmadaki orta koridor, güneyimizdeki ve kuzeyimizdeki savaşlar nedeniyle kullanımı tek güvenli olan nakliye koridoru.

Bütün bu verilere rağmen AB içinde Türkiye’ye yönelik çatlak sesler çıkmaya devam ediyor. Özellikle son olarak Fransa Devlet Başkanı Macron’un Yunanistan’a destek verdiği ve “eğer Türkiye ile savaşa girerseniz yanınızdayız!” mesajı, yakın bir gelecekte koltuğunu yitirmesi kaçınılmaz bir siyaset adamının son çırpınışları. Kendisi bu anlamda bir topal ördekten başka bir şey değil. Kaldı ki Türkiye’nin ulu önder Atatürk’ten bu yana kimseyle savaşmak gibi bir derdi yok. Yaptığı bütün savunma harcamaları içinde bulunduğu ateş çemberinde kendisini savunmaya yönelik. Macron’dan ari olarak sırf Fransa cephesinin Türkiye husumeti ise, Türkiye’nin Afrika kıtasındaki atılımlarının Fransa’nın çıkarlarına ters düşmesi ile açıklanabilir.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, Türkiye’yi Rusya ve Çin ile aynı eksene koyan açıklaması ise, büyük ölçekte MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin açıklamalarına cevap olarak düşünülebilir. Doğrudan AB içinden gelen tepkiler üzerine Leyen’in söylediklerini geri alması da aslında Türkiye ile arayı bozmak bir yana, sıcak tutmak isteminin bir göstergesi olarak algılanmalı.

Şüphesiz Türkiye’ye ihtiyaç artarken, Türkiye’yi AB tam üyeliğinden uzak tutmak isteyenlere koz vermememiz gerektiği de ortada. Bu çerçevede özellikle Egemen Bağış’ın demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü vurgusu dikkat çekiciydi.

Peki AB artık hakikaten katılma arzusunda olduğumuz bir AB mi? sorusuna gelince…

Mevcut görünümü itibarı ile AB büyük çelişkilerle iç içe yaşıyor. Yıllardır bu satırlarda da ifade etmeye çalıştığımız şekliyle aslında ortada bir “Birlik” yok. Olsa olsa kocaman bir ekonomi ve ticaret sahasından bahsedebiliriz. Türkiye’nin özellikle gümrük birliği aracılığı ile bu ekonomi ve ticaret alanı ile iç içe geçmişliği yadsınamaz ve AB’yi bizler için vaz geçilemez hale getiren bir gerçek.

Savunma konuları bazında özellikle ABD’den gelen ve nereye gideceği tam olarak kestirilemeyen NATO’nun geleceği tartışmaları, başta Almanya olmak üzere bütün AB içinde Rusya korkusunun tırmanmasına yol açıyor. Ukrayna’dan sonra sıra bize mi gelecek diye soranların başında Polonya ve Almanya’nın yanı sıra Baltık ülkeleri geliyor. Bu durum yine başta Almanya olmak üzere savunma giderlerini astronomik boyutlara çekerken, AB’yi giderek sosyal Avrupa olmaktan uzağa itiyor ve aşırı sağ popülist politikacıların oy kazanmasına neden oluyor. Bu son söylenene karşı, Macaristan’da Orban’ın seçimi kaybetmesi, Fransa yerel seçimlerinde solun galip çıkması, İtalya’da Meloni’nin anayasa referandumunda mağlubiyete uğraması olumlu gelişmeler olarak addedilebilir. İspanya Başbakanı Sanchez’in İsrail ve ABD karşıtı söylemlerinin pozitif yansımalarını da ayrıca kaydetmek gerekir.

Peki Rusya’yı hasım alarak AB’nin sadece savunma ayağında yer almak bizler için tatmin edici olur mu? Sizleri bilmem ama benim cevabım hayır cihetinde.

Polonya’nın ve Macaristan’ın Rus enerjisine bağımlılığı ve bu iki ülkenin Rusya yanlısı politikaları kaçınılmaz olarak benimsemeleri de AB içinde Brexit’den sonra yeni dağılmalar olur mu endişesini doğuruyor. Macaristan’da Orban’ı alt eden Magyar ne kadar farklı bir politika izlyebilir? Bekleyip göreceğiz.

Tam üyelik perspektifimiz ile ilgili olarak da sayın Özülker’in sözlerine kulak vermekte yarar var. “AB şu an için bizi tam üye olarak almaya hazır değil ama kısa bir süre sonra teklif onlardan gelecek!”

Aynı iyimserliği paylaşıyor muyum? Dış politikanın belirleyici unsuru olan reel politik verilere bakınca evet. Hani artık kalıp kalmadığını tartıştığımız AB değerler manzumesine ne kadar uyduğumuza bakınca evet diyebilmenin güçlüğü ortada. AB’ye tam üye olmaya gençlik yıllarımdaki kadar hevesli miyim? Bilemiyorum.  Türkiye ile (o günkü ismiyle) AET arasında bir ortaklık tesis eden Ankara Anlaşması’nın imzalanmasından günümüze (12 Eylül 1963) yaklaşık 63 yıl geçmiş. Diğer ifadesi ile sabrımızın sonsuzluğu yeterince denenmiş. Bu son soruma cevap bulmak için biraz daha beklemekte beis yok…

Kalın sağlıcakla… 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız