“Sıfır Atık” Gündemden Düştü
COP31 hazırlıkları başladığında Türkiye’nin elindeki en görünür başlık sıfır atıktı.
İstanbul’da düzenlenen Sıfır Atık Forumu’nun teması bile “Antalya’ya Giden Yol: İklim Eylemi Olarak Sıfır Atık” olarak belirlenmişti. Sıfır Atık Vakfı Başkanı Samed Ağırbaş’ın COP31 Yüksek Düzeyli İklim Şampiyonu olarak atanmasıyla birlikte sıfır atığın, Türkiye’nin zirveye taşıyacağı güçlü başlıklardan biri olacağı anlaşıldı.
Ancak hazırlıklar ilerledikçe COP31 gündeminin sıfır atıkla sınırlı kalmadığı; elektrifikasyon, finansman, azaltım, uyum, adil geçiş, ticaret ve fosil yakıtlardan uzaklaşma gibi temel müzakere başlıklarına doğru genişlediği görülüyor.
Bunu sıfır atıktan vazgeçmek olarak değil, sıfır atığı daha geniş ve gerçekçi bir iklim politikasının içine yerleştirmek olarak okumak gerekiyor aslında. Çünkü sıfır atık; kaynakların korunması, tüketimin azaltılması, döngüsel ekonomi ve israfın önlenmesi bakımından son derece önemli. Fakat COP31 sıradan bir çevre toplantısı değil. Bir buçuk derece eşiğinin aşılması, ABD’nin iklim rejiminden çekilmesi, devam eden savaşlar, petrol krizi ve iklim finansmanındaki daralma nedeniyle son derece kritik bir dönemde düzenleniyor.
Böylesine ağır bir küresel tabloda COP31’in ana hikâyesini yalnızca sıfır atık üzerinden kurmak, zirvenin taşıdığı siyasi ve diplomatik yükü karşılamaya yetmezdi.
9 Eylül’de İklim Masası tarafından düzenlenen “COP31’e Doğru: Türkiye’den ve Zirveden Neler Bekleniyor?” başlıklı toplantıda Prof. Dr. Semra Cerit Mazlum ve Dr. Ümit Şahin’i dinledim. İki uzmanın değerlendirmeleri, Türkiye’nin COP31 hazırlıklarındaki artıları ve eksileri görmemiz açısından önemliydi.
Peki Sıfır atık neden geri plana çekildi?
Ümit Şahin’e göre sıfır atığın COP31 Başkanlığı’nın temel konusu haline getirilmesi, Türkiye’nin uluslararası alandaki inandırıcılığı açısından risk taşıyabilirdi. Çünkü atık sektörünün küresel sera gazı emisyonlarındaki doğrudan payı sınırlı. Ayrıca Türkiye’nin sıfır atık konusunda yürüttüğü güçlü iletişimin, uygulamada aynı ölçüde karşılık bulup bulmadığı da tartışmalı. Örneğin sıfır atık liderliğinden söz eden Türkiye, hâlâ plastik atık ithalatına devam ediyor. Bu çelişki, sıfır atık çalışmalarının değersiz olduğu anlamına gelmiyor. Ancak Türkiye’nin dünyaya anlattığı politika ile kendi uygulamaları arasındaki mesafeyi kapatması gerektiğini gösteriyor.
Semra Cerit Mazlum ise COP31 Başkanlığı’nın başlangıcında neredeyse yalnızca sıfır atığın bulunduğuna dikkat çekiyor. Ancak bazı ülkelerin ve uluslararası aktörlerin Türkiye’nin fikrini değiştirmiş olabileceğini düşünüyor. Avrupa Birliği’nin ve özellikle Uluslararası Enerji Ajansı’nın elektrifikasyonu öne çıkarması, Türkiye’nin daha kalıcı iz bırakabilecek bir gündeme yönelmesinde etkili olmuş olabilir.
Bir başka etken de COP30’un kapanışında yaşananlar. Bazı Latin Amerika ülkeleri, atık sektörünün iklim gündeminde öne çıkarılmasını istemedi. Bu itirazların ardından Türkiye, sıfır atığın uluslararası müzakerelerde tek başına güçlü bir ana başlığa dönüşemeyeceğini görmüş olabilir. Bu şimdilik bir tahmin. Ancak görünen o ki COP31’in rotası gerçekten değişiyor.
İzlediğim bu toplantıda dile getirilen olumlu değerlendirmelerden biri, COP31 Başkanı, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un kullandığı dille ilgiliydi. Ümit Şahin, Kurum’un konuşmalarını beğendiğini ve şimdiye kadar oldukça ilerici bir dil kullandığını, hazırlık süresinin diğer COP lara göre çok kısa olduğu halde, birkaç ay içinde kurumları, ilişkileri, iş birliklerini ve diplomatik hazırlıkların belirli bir noktaya getirilmiş olmasını bir başarı olarak değerlendiriyor. Ama Ümit Hoca uyarmayı da ihmal etmiyor, “iyi bir organizasyon yapmakla güçlü bir COP başkanı olmak aynı şey değil.”
Türkiye’nin en büyük eksiği ise kendi iklim politikası Ümit Şahin’e göre.
- Hâlâ açık ve bağlayıcı adımlar yok.
- Kömürden çıkış tarihi yok.
- Yeni kömürlü termik santral yapılmayacağına ilişkin bir taahhüt yok.
- Fosil yakıtlardan uzaklaşma konusunda açık bir siyasi pozisyon yok.
- Plastik atık ithalatı devam ediyor.
- Türkiye, Küresel Metan Taahhüdü’ne henüz katılmış değil.
- Ulusal Katkı Beyanı ise gerçek ve mutlak bir emisyon azaltımı sağlayacak kadar iddialı bulunmuyor.
Dolayısıyla Türkiye’nin sorunu plan yapamaması değil; yaptığı planları somut ve bağlayıcı politikalara dönüştürememesi. Yine toplantıdan edindiğim izlenim, Türkiye’nin kendisini tarafları uzlaştıracak, ancak müzakerelere kendi görüşünü taşımayacak tarafsız bir başkan gibi konumlandırmaya çalışıyor olması. Oysa hem COP başkanı hem de sözleşmenin tarafı olup, hiçbir siyasi pozisyon almamak mümkün değil.
Başkanlık yalnızca salonları hazırlamak, mikrofonları açmak ve anlaşmazlıkları idare etmek değildir. Gerektiğinde yön göstermek, iklim krizinden en fazla etkilenen küçük ve kırılgan ülkeleri dinlemek, onlar adına arabuluculuk yapmak ve iklim eylemini ileri taşıyacak koalisyonlara öncülük etmektir.
Her iki konuşmacının birleştikleri bir diğer nokta ise Türkiye’nin bugüne kadar hangi başlıkta nasıl bir siyasi tavır alacağı yeterince net değil. Türkiye, COP31’i bir “uygulama COP’u” olarak tanımlıyor. Fakat uygulamadan ne anlaşıldığı çok önemli. Eğer uygulama yalnızca projelere yatırım ve finansman bulmaksa bu tanım eksik kalır. Paris Anlaşması’nın uygulanması; ülkelerin hedeflerini yükseltmesini, emisyonlarını azaltmasını, şeffaflık kurallarına uymasını ve gelişmiş ülkelerin finansman sorumluluklarını yerine getirmesini de kapsar.
Bu nedenle “COP31 belki de bir “uygulama COP’u”ndan önce bir uygunluk ve hesap verme COP’u olmalı.” Diyor Semra Hoca.
- Kim hedefini sundu?
- Kim sözünü yerine getirdi?
- Kim finansman yükümlülüğünden kaçtı?
- Kim hâlâ yeni fosil yakıt yatırımı yapıyor?
Bu sorular sorulmadan “uygulama” sözcüğü, kulağa hoş gelen fakat bağlayıcılığı bulunmayan bir slogana dönüşebilir.
Toplantı notları arasında yer alan bir diğer tespit ise; COP31’de Adil Geçiş Mekanizması’nın kurulması beklentisi. Ve ayrıca finansman, azaltım, uyum ve ticaret başlıklarının da öne çıkması bekleniyor. Özellikle yıllık 300 milyar dolarlık iklim finansmanı hedefinin nasıl karşılanacağı, müzakereleri kilitleme potansiyeline sahip.
Azaltım Çalışma Programı’nın geleceği de Antalya’da belirlenecek. Bir buçuk derece hedefinin, ülkelerin Ulusal Katkı Beyanlarının ve emisyon azaltma politikalarının müzakere süreci içinde konuşulabildiği bu programın devamlılığı, küresel azaltım çabalarının hızlandırılması açısından kritik önem taşıyor. “Fosil yakıtların hiç konuşulmadığı bir COP31 ise bütün bu tablonun en büyük başarısızlığı olur.” Yine iki uzmanın da birleştiği bir yorum.
Ümit Şahin Hoca bir de sürpriz bekliyor. COP31’e kalan süre içinde Türkiye’den bir “son dakika sürprizi” içinde olması beklenenler ise; Türkiye’nin en azından yeni kömürlü termik santral yapmayacağını açıklaması, plastik atık ithalatını yasaklaması, daha önce imzalamadığı bazı küresel girişimlere katılması. Çünkü Türkiye’nin ancak iklim politikasını güçlendirmesi hâlinde liderlik iddiasının somutlaşabileceğini düşünüyor, Ümit Şahin..
Açıkçası bu sürprizi ben de bu bekliyorum. Çünkü Türkiye’nin COP31 başkanlığından beklediği uluslararası prestij, yalnızca başarılı bir organizasyon düzenleyerek kazanılamaz. Prestij; içeride yaptıklarınızla dışarıda söyledikleriniz arasındaki mesafeyi kapattığınızda gelir.
Sıfır atık bu hikâyenin değerli bir parçası olabilir. Ancak COP31’in bütünü olamaz. Türkiye artık sıfır atığın ötesine geçerek kömür, fosil yakıtlar, emisyon azaltımı, iklim finansmanı, uyum ve adil geçiş hakkında açık bir siyasi pozisyon ortaya koymalı.