Dedemin bisikleti
Ertelenmiş Bir Sevinç: Uzak Ama Hâlâ Yakın
Yağmur sabahları bazı çocuklar okula geç gelir. Bazıları ise erken gelir ama içleri geç kalmış gibi hayata. O sabah onlardan biri sınıfa girdi. Yağmur yalnızca gökyüzünden değil bu minik gözlerden de boşaldı. Kapıdan girer girmez üstelik. Çömelip dizimin üstüne oturdum. Ben daha ne olduğunu sormadan boynuma sarıldı. Küçük kolları hıçkırıktan titriyordu. İçli içli ağladı.
Ne oldu mu demeli önce. Hayır, sarılmaya devam edip beklemek en iyisi. O söze başlayacak daha iyi hissedince. “Annem bugün bisiklete binmeme izin vermedi,” dedi. “Neden peki,” “Çünkü yağmur yağıyor,” dedi daha yüksek bir hıçkırıkla. Sarılmaya devam edip sakinleştik önce.
Okul öncesi bir çocuk için bisiklet, yalnızca iki tekerlek değildir. Özgürlüktür, rüzgârdır, düşüp kalkmaktır, en çok da o gün mutlu olmak için bir sebeptir. Bugünse yağmur, onun dünyasında sadece bir su birikintisi değil; ertelenmiş sevinçtir. Bunu anlıyorum çünkü insan, eksildiği yeri tanıyor.
Sarılırken ne anlatılır böyle bir anda?
Gerçeğin kendisi her zaman doğru mudur çocuklar için?
Ben de ona dedemi anlattım.
“Benim de bir bisikletim var,” dedim. “Dedemde, o da uzak bir yerde. Bisikletim de dedemin yanında yani” diye tekrarladım ısrarla.
Dedem aslında öldü ama bunu söylemedim. Çünkü ölüm, okul öncesi dönemdeki bir çocuk için henüz kavramsallaştıramadığı bir şey. Üstelik duygusal yükü ağır ve gelişimsel olarak taşınması gerekmeyen bir bilgi. “Uzak” demek yeterlidir bazen. Hem doğruya da yakındır: Dedem gerçekten uzaktaydı.
Üstelik ortada bir bisiklet de yoktu. Benim mutluluğum başka şeylerde saklıydı. Dedemle oynadığım oyunlarda, vapurda yolculuklarında, sevdiğim çikolatayı cebinden çıkartıp göz kırpmasında, birlikte dinlediğimiz şarkılarda…
O anlar da tıpkı dedem gibi uzaktaydı artık. Hatırlamak, bir tür yaşamak olsa da...
Ebrar Akbulut bir öyküsünde yazmıştı:
“İnsan, bakışları kalbine dokunmuş bir büyüğünün gözlerine bakarken kendi zamanına da daha iyi nüfuz ediyor. Evet öyle. Geçmiş zaman, şimdiki zamanı içine almış da yeniden gelmiş gibi...”
Belki de tam olarak budur yaşadığımız. Dedeme baktığım her an, kendi zamanımın içinden geçip başka bir zamana dokunmuştum. O yüzden gidişi bir kopuş olmadı hiç; daha çok sessiz bir yer değiştirme gibi.
Belki de bu yüzden ölümle ilişkim ürkek olmadı. Gidenlerin tamamen kaybolmadığını, sadece “başka bir yerde” durduklarını öğrendim erken yaşta. Dedem gidişiyle öğretmişti, farkında olmadan.
Çocuğa, dedemin bana anlattıklarını aktardım -uzaklardan:
“Bazen hava güneşli olmayabilir. Bazen bisiklet süremeyebiliriz. Fakat o gün yine de yaşanır.” Yaşanmalı, yağmurlu günlerde yağmurun tadı olduğunu... Tıpkı kar yağarken kardan adam yapmanın eğlenceli olacağı gibi.
Çamurlu ayakkabıların, ıslak saçların, ertelenen sevinçlerin de hayata ait olduğunu… Var olanın tadını çıkarmayı anlattım.
Bisikletin gelene kadar anı yaşamanın, yağmurun kokusunu içine çekmenin, karın—varsa eğer—üzerine basıp iz bırakmanın güzelliğini.
Sakinleşti. Başını kaldırdı.
“Dedeni özlüyor musun,” diye sordu.
Açıkçası beklemiyordum. “Evet,” dedim. “Özleyince şarkılarımızı dinliyorum.”
Çünkü bu da geçiyor. Sonra şarkılar kalıyor. Sayfalarımda yazı yazarken sık sık şunu düşünürüm: Çocuklara –ve içimizdeki çocuğa– en çok neyi anlatamıyoruz? Belki de beklemeyi. Eksik kalmayı. Her şeyin hemen olmayabileceğini ama yine de hayatın değerli olduğunu.
Bisikletimiz bazen gelmez.
Sevdiklerimiz bazen uzakta kalır.
Fakat anılar, yağmurda da yürümeyi bilenlere hep eşlik eder.
Ve belki de mesele, pedalı çevirmek değil; durduğumuz yerde hayatla bağ kurabilmektir.
Dedemin bisikleti uzakta.
Ama ben hâlâ yoldayım.
Roşan ORHAN