Nereden Nereye
Dün, yani 24 Temmuz Türkiye tarihinde yaşanan iki çok önemli olayın yıldönümüydü. Birincisi, 1923’te imzalanarak, Büyük Savaş ya da Birinci Dünya Savaşı’na son verip Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşlarını oluşturan Lozan Antlaşması’nın, ikincisi de, Osmanlı’nın son döneminde İkinci Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908 yılının 24 Temmuz’unda İstanbullu bir grup gazetecinin basında sansüre son verilmesi için açtıkları mücadelenin yıldönümüydü.
Bugünden geçmişe bakıyorum. Anadolu topraklarının işgaline baş kaldırmış bir avuç vatansever Osmanlı askerinin, batmakta olan imparatorluğun küllerinden Türk ulusuna gencecik bir cumhuriyet kazandırmak amacıyla canlarını dişlerine takarak verdikleri savaş... Müthiş bir askerlik ve diplomasi dehasıyla “yedi düvel”e meydan okunarak kurulan cumhuriyet... Zaman içinde “dahili ve harici bedhahlar” (içerideki ve dışarıdaki kötüler) eliyle, o cumhuriyetin temeline dinamit yerleştirme çabaları...
“İki sarhoş” denilerek Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü’yü milletin gözünde iki paralık etme çabaları. Cehalet o kadar büyük ki İsmet İnönü’nün içkiyle arasının hiç iyi olmadığını bile bilmiyorlar. Bilseler ne olacak? Atatürk içki içiyormuş. Sana ne! Sen çevrende pudra şekeri çekenlere, o pudra şekerlerini pazarlayanlara dikkat et!
Hele de bir süre önce dünya değiştiren Fesli Kadir nam Kadir Mısıroğlu denilen psikopatın, “Beni tefe koyarlar ama keşke Yunan galip gelseydi. Ne hilafet yıkılırdı, ne şeriat yıkılırdı, ne medreseler lağvedilirdi,” sözleri... Daha çok var. Say say bitmez.
En garibi de, gene bu “dahili bedhahlar”ın Lozan Antlaşması’nın gizli maddeleri olduğunu ve antlaşmanın 100. Yıldönümünde bunların ortaya çıkacağı söylentisini yaymalarıydı. Ne oldu? Hani gizli maddeler?
Siyaset tarihinde tek bozulmamış ve aşınmamış olarak kabul edilen Lozan Antlaşması’nın neresi aşınmamış? Aşına aşına eleğe dönmüş bir antlaşmadan söz ediyoruz; hem de onu en koruyup kollaması gerekenler tarafından...
Gelelim İkinci Meşrutiyet’in ilan edildiği 24 Temmuz 1908 tarihinde İstanbul’da yayınlanan bir kaç gazetenin, matbaalarına sansürcüleri sokmama ve gazetelerini sansüre yollamadan basma kararı almalarına... Dönemin siyasi konjonktüründe bu baş kaldırı hareketi olumlu sonuç vermiş, gazeteler bir süreliğine de olsa sansürcülerin baskılarından kurtulmuşlardı.Bizim gazeteciler cemiyetleri ve öbür basın örgütleri, her yıl 24 Temmuz’da “Basın Özgürlüğü İçin Mücadele Günü” ya da “Basın Bayramı” nı kutlarlardı. Türkiye’de basın ve medyanın neredeyse yüzde 90’ının hükümet kontrolu altında olması, AKP iktidarının istemediği ya da kendisine sakıncalı gördüğü yayın yapanı içeri attırdığı bugünkü ortamda sanıyorum “Basın Özgürlüğü İçin Mücadele Günü” sadece anılmakla yetinilmesi gereken bir tarih. Böyle Bayram mı olur? Ya da deliye her gün bayram!