Şu Avrupa Parlamentosu (AP) dedikleri
Bir zamanlar Türk basınında en fazla haberi yapılan AB kurumlarının başında AP geliyordu dersem çok fazla hatalı bir şey dememiş olurum sanırım. Son günlerde yine AP’nin konuşulmaya başlamasının (kısa bir süre sonra unutulmaya mahkum şekilde) başlıca nedeni, Parlamento’nun Türkiye raportörü N.S.Amor’un bir raporda ilk kez Türkiye’nin kurumlarını ve aksaklıklarının yanı sıra bir birey olarak Adalet Bakanı Akın Gürlek’i hedef alması. Raporun içeriğini tartışmayacağız. Akın Gürlek’in de rapordan çok etkileneceği kanaatinde olmadığımı hemen belirtmemde yarar var. AP raporları içinde bulunulan aşamada istişari nitelikten öteye geçmiyor.
Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) kuruluşundan AB’ye gelene kadar her daim tartışılan sorunların başında “demokratik meşruiyet sorunu” geldi. Sorunun nedeni Avrupa entegrasyon sürecinin motoru niteliğindeki Avrupa hukukunun kendine özgü kurumsal yapısıydı. Esas karar alma organı olan “Bakanlar Konseyi” hükümet temsilcilerinden meydana geliyor, yürütme organı olan Avrupa Komisyonu konsensüsle seçilmiş bireylerin altındaki Avrupa bürokrasisini oluşturuyor, yargıçlardan oluşan Avrupa Adalet Divanı da bağımsız yargıyı vücuda getiriyordu. Bu sistem içinde halkın temsilcisi olduğu iddia edilen AP’nin başlangıçta çok da önemi yoktu.
Ancak süreç içinde demokratik meşruiyet ile ilgili çıkışlar AP’nin de giderek karar alma süreçlerine kısmen katılımını sağlayacak, zaten ağır çalışan karmaşık AB karar alma sürecini daha da hantal hale getirecekti. Bugün için AP’nin karar alma sürecinde bazı kararlar için Konsey ile birlikte yer aldığı bir gerçek, ancak söz konusu Türkiye ile ilişkiler olduğunda, içinde bulunduğumuz aşamada AP’yi çok da fazla önemsememek gerekiyor. Eğer bir gün yine AB ile tam üyelik sürecine girersek, o aşamada AP bağlayıcı görüş verecek. Zaten o aşamaya gelebilirsek eğer, olumlu bir görüş çıkacağına hemen hemen emin olduğumu söyleyebilirim.
Bu söylediklerime yıllardır itiraz eden uzmanların olduğunu da biliyorum. Onlara göre adı ne kadar istişari olursa olsun, nihai analizde AP Avrupa halklarının görüşünü temsil eder ve ciddiye alınması esastır. Evet doğru olmakla beraber Bakanlar Konseyi’ni ikna etmediğiniz oranda konu AP tarafından ciddiyetle ele alınmaz.
Bu söylediğime bir itiraz da “Gümrük Birliği Anlaşması’nın” 1995 yılında AP onayından geçtikten sonra yürürlüğe girdiğine işaret edenler tarafından öne sürülmekte.
Evet doğrudur, bizim gümrük birliğinin son dönemi yürürlüğe girmeden önce AP’nin yetkileri artırılarak o sıradaki adı ile Avrupa Topluluklarının (AT) üçüncü taraflarla yaptığı uluslararası anlaşmaları onaylaması koşulu getirilmiştir. Bu tezi öne sürenler ortada bir anlaşma olduğu varsayımından hareket etseler de Türkiye ile AT arasında son dönemi gerçekleştirilen gümrük birliği bir anlaşmanın değil, 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı’nın (OKK) konusudur. Dolayısı ile bir OKK’nın AP tarafından onaylanması bir tür abesle iştigal olmuştur. En basit hali ile “onaylamasaydı ne olurdu?” sorusuna bugüne kadar doğru dürüst bir cevap veren kimseyle karşılaşmadım.
Bu bağlamda gümrük birliğinin bir uluslararası anlaşma ile bağıtlandığı tek metin 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanıp, 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe giren Ankara Anlaşmasıdır. Anlaşma usulüne uygun olarak yürürlüğe girdiği andan itibaren gümrük birliğinin koşulları belliydi. Daha sonra AP tarafından yapılacak herhangi olumlu ya da olumsuz bir müdahale kabul edilemezdi.
AP’nin Türkiye ile ilişkilerde olumlu bağlayıcı rolü ise 2004 yılında Türkiye ile AB arasında tam üyelik müzakerelerine başlanması için verdiği onaydır. Bu noktada Parlamento’nun büyük çoğunlukla verdiği onay, esas itibarı ile o günün koşulları içinde Türkiye’nin AB kamuoyu nezdinde kazandığı itibarın da bir göstergesi olarak adlandırılabilir.
Günümüze gelindiğinde her yıl yayınlanan AP raporlarının hiç iç açıcı olmadığı, Türkiye’de pek çoğumuzun yaptığı eleştirilerin bir derlemesi olduğunu da ileri sürmek mümkün. Son raporu da alışılageldiği gibi Dışişleri Bakanlığımızın şiddetle kınayacağı, konu ile ilgili yetkililerin daha önce de yaptıkları gibi raporu çöp kutusuna atacakları beklenen gelişmeler.
Peki sayın Amor’a yazdıkları pek çok konuda hak verirken, kendisine yönelik hiç mi eleştiride bulunmayacağız?
Benim sayın raportöre önerim bundan sonraki raporlarını kaleme alırken, Türkiye’nin bu içler acısı duruma gelmesinde AB’nin hataları konusunda da birkaç satır karalaması.
Kendisine hatırlatalım:
3 Ekim 2004 tarihli müzakere çerçeve belgesi “Türkiye ile müzakerelerin açık uçlu olacağını ve Türkiye tam üye olamasa bile, Türkiye’nin mutlak surette AB limanına demir atması gerektiğini” düzenlemiş, ardından önce dönemin Fransa Devlet Başkanı Sarkozy, ardından Federal Almanya Şansölyesi Merkel “biz burada olduğumuz sürece Türkiye asla tam üye olamaz!” demişler, bununla yetinmeyen Fransa Türkiye’nin tam üyeliğini referanduma sunmayı öngören bir değişikliği anayasasına getirmişti.
AB’nin bu yaklaşımlarının ardından Türkiye’nin “biz ne yaparsak yapalım, nasıl olsa bizi almayacaklar!” algısı ile Kopenhag kriterlerinden uzaklaştığını ve bugün eleştirilen noktalara sürüklendiğini unutmaması da sayın Amor’dan ricamız!
Bu film henüz bitmedi! Arkası yakın gelecekte. Hele bir 7/8 Temmuz NATO Zirvesini bekleyelim.