İstanbul
Parçalı bulutlu
10°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
43,2973 %-0.03
50,7688 %0.26
6.721,85 % 0,04
89.986,68 %0.79
Ara

Atlas ve taşıyamadığımız tüm çocuklar

YAYINLAMA:
Atlas ve taşıyamadığımız tüm çocuklar

Şehirlerde yeni binalar dur durak bilmeden yükseliyor, AVM’ler çoğalıyor, caddeler ışıklandırılıyor. Eski mahallelerin yerinde cam cepheli yapılar, betonun içine sıkıştırılmış “modern hayat” vaatleri…

Bu parıltının altında ise başka bir hareket var. Giderek daha görünür, daha sert, karanlık, pervasız… Şiddet artıyor, şiddet yayılıyor, şiddetin yaşı küçülüyor. Ölüm, eskisinden daha hızlı ve daha soğukkanlı geliyor. Işıklı vitrinlerin arasında, biriktirilmiş aşağılanmaların, bastırılmış yoksunlukların, değersizlik duygusunun, yanlış öğretilmiş güç arayışının ve öğrenilmiş öfkenin patlamasıyla hayatlar söndürülüyor.

Üstelik bu öfke çoğu zaman kendiliğinden doğmuyor; besleniyor, yönlendiriliyor, kullanılıyor. Sokaklarda, çetelerin ve suç ağlarının gölgesinde büyüyen çocuklar, gördüklerini tekrar ediyor. Gücü nerede görüyorsa oraya öykünüyor. Bu karanlık düzen, en kolay şekil verebildiği yerden, çocuklardan güç devşiriyor.

Bir çocuğu daha bu karanlığa verdik. Bir evin daha ışığı söndü. Bir annenin zamanı, geri dönmemek üzere ikiye bölündü. Dünyaya bir kilo yüz gram olarak gelip tutunan, gülen yüzü, sağlıklı ilişkileriyle pırıl pırıl bir çocuk olan Atlas Çağlayan 17 yaşında, şiddeti bir var olma biçimi olarak üzerinde taşıyan, öfkeyle beslenen 15 yaşındaki bir çocuğun eliyle, kurban edildi. Atlas, dünyayı taşıması gereken yaşa gelmeden, dünya ondan vazgeçti.

Bu yazı, yalnızca Atlas’ı anmak için yazılmıyor. Bu yazı, parıldayan şehirlerin gölgesinde neden bu kadar çok çocuğun öldüğünü ve öldürdüğünü sormak için yazılıyor.

***

Karşımızda yalnızca bir suç yok. Karşımızda, suçu bir hak gibi gören, vicdanla bağını çoktan koparmış bir zihniyet var. Bu zihniyetin taşıyıcısı bu kez 15 yaşında bir çocuk. Bu çocuklar bu karanlığın ürünleri. Hangi noktada ne kadar farkındalar bilinmez fakat beslendikleri dilin, maruz kaldıkları öğretilerin ve büyüdükleri iklimin sonucu oldukları inkâr edilemez.

Düşünün… Bir annenin evladını öldürüyorsunuz. Ardından o anne tehdit ediliyor. Nefret yüklü mesajlarla, hiç tanımadıkları bir kadını hedef alıyorlar. Sanki ortada tarihe dayanan kişisel bir husumet, asırlık bir kan davası varmış gibi…

Bu, tek bir kişinin öfkesiyle açıklanamaz. Sınırlarını kaybetmiş bir pervasızlık hâli… Vicdanın ve insanlığın askıya alındığı bir eşik. Bir tür akıl tutulması.

Peki bu küstahlık nereden geliyor? Cevap tek bir yere işaret etmiyor ama ortak bir duyguda birleşiyor: Bedel ödemeyeceğine dair yaygın bir inançta. Ceza kavramının göz korkutan bir sınır olmaktan çıkmasında. Hatta içeride olmanın, en azından zihinsel olarak, “katlanılmaz” bir bedel gibi algılanmamasında, içerideyken günlük hayatın tüm konforları olmasa bile, hayatta kalmanın, beslenmenin, sağlık hizmetine erişmenin bir güven hissi yaratmasında…

Ahmet Minguzzi… Ata Emre… Hakan… Berkay…Şimdi de Atlas…

İsimler değişiyor, acı aynı yerde birikiyor. Hiçbiri tesadüf değil, kader de değil.

Onlarca suç kaydı olmasına rağmen kısa sürede tahliye edilen Nadir Türkmen’in, çıktıktan sonra kız kardeşini öldürmesi, annesini ağır yaralaması ve ardından kendi hayatına son vermesi de tesadüf değil.

Adana’da bir “baba”nın, eşiyle yaşadığı bir tartışmanın ardından 8 yaşındaki kızı Ada’yı ve 6 yaşındaki oğlu Mert’i öldürüp sonra da kendi canına kıyması da tesadüf değil…

Hepsi sistemin ürettiği sonuçlar.

Bütün bu tabloyu anlatırken şunu da görmek gerekiyor: Şiddet bu toprakların kaderi değil. Bu ülkenin tamamı bu karanlıktan ibaret değil. Anadolu’nun pek çok yerinde hâlâ insanı insan hayatlar sürüyor. Öfkeden uzak, üretime yaslanan, kavganın değil emeğin gündelik hayatı belirlediği yaşamlar… Büyük kentlerin kalabalığının, kaosunun, ekonomik ve sosyal dengesizliklerinin tam karşısında duran bir dinginlik içinde… Oralarda hayat daha kolay değil belki ama daha ölçülü. İnsan kendini sürekli tetikte hissetmiyor. Şiddetin gündelik dil olmadığı, güç gösterisinin hayatın merkezine yerleşmediği bir düzen var. Bu da bize şunu söylüyor: Sorun insanın doğasında değil; onu sürekli kışkırtan, sıkıştıran ve yalnızlaştıran düzenin kendisinde.

PEKİ NEDEN?

Bugün bu ülkede çocuklar korunamıyorsa, bunun nedeni yalnızca suçluların cesareti değildir. Aynı zamanda yetersiz yasalar, göstermelik cezalar ve kronikleşmiş cezasızlık duygusudur. Cezasızlık suçu çoğaltır. Her ertelenen yaptırım, bir sonraki failin sırtını sıvazlar.

Devletin görevi her ölümden sonra başsağlığı dilemek değildir. Devletin görevi, bu ölümleri önlemektir. Sokakta gerçek denetimi sağlamak, caydırıcılığı lafta değil, hayatta kurmak, “nasıl olsa çıkarım” rahatlığını yerle bir etmektir.

Tekil hatalardan değil, üst üste binmiş bir düzenekten söz ediyoruz.

Yıllardır, “çok izleniyor”, “çok kazandırıyor” diye mafyayı, zorbalığı, silahı, küstahlığı parlatan hikâyeler anlatılıyor. Gücü belindeki silahla, saygıyı korkuyla, erkekliği tahakkümle kuran tipler neredeyse birer rol modele dönüştürülüyor. Ekranda, dijital mecralarda, dizilerde ve sosyal medyada…

Bir toplum, şiddeti bu kadar sıradanlaştırırken çocuklardan başka bir şey öğrenmelerini bekleyemez. Çünkü çocuklar söylenene değil, yapılana, görülene bakar. Elinde silah olanın daha kolay yol aldığı, zorbalık yapanın daha görünür olduğu bir dünyada büyüyen çocuklara, “neden şiddete yöneldin” diye sormak ancak ironik olabilir.

Evet, hukuk, toplumun adalet duygusunu karşılamadığı sürece verilen cezalar kâğıt üzerinde kalır. Ancak mesele yalnızca cezayı artırmak da değildir. Bugün infaz sistemi değişse, yarın cezalar ağırlaştırılsa bile; eğitim, aile, medya, sağlık ve sosyal politika birlikte ele alınmadıkça bu döngü kırılmaz. Çünkü suç, çoğu zaman çok daha önce başlar.

Yıllardır uyarılar yapılıp duruyor: Çocuklarda şiddet eğilimi artıyor.
Önce akran zorbalığıyla başlıyor. Sonra yaş büyüdükçe doz artıyor. Kontrolsüzlük derinleşiyor. Bu süreci izleyen, takip eden, müdahale eden bir mekanizma ise çoğu zaman yok.

Eğitim sistemi çocuğu kaybetmeye başlarken alarm vermiyor. Aile danışmanlığı neredeyse kâğıt üzerinde kalıyor. Sağlık, eğitim ve sosyal hizmetler arasında gerçek bir eşgüdüm yok. Oysa bu, tek bir kurumun çabasıyla değil; ancak birlikte çalışılırsa aşılabilecek bir sorun.

RTÜK’ün, medyanın, dijital platformların sorumluluğu da burada başlıyor. Şiddeti, silahı, zorbalığı sürekli görünür kıldığınızda, bunun “normal” olduğuna dair güçlü bir mesaj verirsiniz. Bir yandan sigara içip bir yandan da çocuğa sigaranın zararını anlatamazsınız. Şiddeti sürekli sahneleyerek de çocuğa “şiddet kötüdür” diyemezsiniz.

Bugün bu ülke, uzun zamandır, en yukarıdan en aşağıya kadar, belki de hiç olmadığı kadar kaba, hoyrat ve tahammülsüz bir dilin içinde yaşıyor. Eğlence programlarında, sözde yarışmalarda bile insanlar birbirine bağırıyor, aşağılıyor, tehdit ediyor ve bu reyting getiriyor. Bu dil, evlere, okullara, sokaklara sızıyor.

Çocuklar okuldan ve kamusal denetimden uzaklaştıkça, çetelere ve suça yaklaşmaları kolaylaşıyor. Bu yüzden çocukların okuldan kopmasını, çetelerle temasını, akran zorbalığını, erken yaşta silahlanmayı önlemek zorundasınız. Sadece cezayla değil; takip ederek, koruyarak, destekleyerek.

Okullarda öğretmenlerin itibarı zedelenmiş durumda. En küçük disiplin çabası bile şikâyet tehdidiyle bastırılıyor. Öğretmen, okul yönetimi ve aile arasındaki bağ koptukça, çocuk sahipsiz kalıyor. O sahipsizlik de başka yapılar tarafından dolduruluyor.

Buna bir de sosyal medyanın ve teknolojik bağımlılığın çocuk ruhu üzerindeki yıkıcı etkisi ekleniyor. Kontrolsüz ekranlar, şiddetin ve zorbalığın sınırsız dolaşıma girdiği bir alan yaratıyor. Bunu görmezden gelerek hiçbir çözüm üretilemez.

Evet, cezalar önemlidir. Caydırıcı da olmalıdır. Ama ondan önce suçun önlenebilirliğini sağlamak hayati bir zorunluluktur.

Yaşı küçük failler meselesi, topyekûn bir mücadele gerektirir. Bu bir sistem sorunudur. İnfazda değişiklik yapılabilir, çocukları suça iten yapılar çok daha ağır yaptırımlarla karşılaşabilir. Ama “iki üç yıl cezaevinde kaldı” demek yetmez. O çocukların psikolojisi üzerine çalışılmadıkça, oradan çıktıklarında daha kırık, daha öfkeli bir hale gelmeleri kaçınılmazdır.

Bütün bunları hayata geçirmek için ise gerçekten bu toplumu dert edinen bir siyasal iradeye ihtiyaç var.

Sorun devasa, nedenler çok. Ama şunu kabul ederek başlamalıyız:
Bu ülkede şiddet ne münferit ne de tesadüf. Herkes, “bana olmaz” diyerek yaşarken, o şiddet bir gün hiç beklemediği kapıyı çalabiliyor.

Atlas’ın annesi Ahmet Minguzzi’nin annesiyle yazışıyor ve bunu en yalın haliyle söylüyor: “İlk aklıma siz geldiniz, benim de ciğerim yanmıştı; şimdi başıma geldi.” İki anne, hiç yaşayacaklarını düşünmedikleri bir acı üzerinden birbirine tutunmaya çalışıyor. Çünkü o acı, sessiz kaldıkça dolaşıyor. Alıştıkça büyüyor. 

Fakat bütün bu karanlığın içinde gözden kaçmaması gereken bir hakikat var. Bu ülkede hâlâ adalet diye ayağa kalkan insanlar var. Hâlâ sesi kısılmayan, susmayı kabullenmeyen, vicdanını pazarlık konusu yapmayan insanlar. Her şey olup bittikten sonra “yazık oldu” demekle yetinmeyen, soran, takip eden, itiraz eden…

Bugün Atlas için ayağa kalkanlar, yarın başkasının çocuğu için de ayağa kalkabileceklerini gösteriyor. Bu çok kıymetli. Çünkü şiddet örgütlenerek büyür; ama vicdan da örgütlenebilir. Sessizlik bulaşıcıdır, evet ama cesaret de öyledir.

İyilerin kötüler kadar cesur olması gerekiyor. Sadece üzülerek değil, sadece yas tutarak değil. Takip ederek, talep ederek, ısrar ederek… “Bir daha olmayacak” cümlesini gerçekten kurabilmek için.

Çünkü çocukların yaşam hakkı, siyasi hesapların da mevzuat eksikliği mazeretlerinin de çok üzerindedir ve iyilik, ancak cesaretle savunulduğunda hayatta kalır.

 

Sadık ÇELİK

[email protected]