İstanbul
Parçalı bulutlu
-0°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
43,2764 %-0.01
50,3523 %0.3
6.494,20 % 1,86
92.923,55 %-2.327
Ara

Bu gökyüzündeki izler neyin nesi?

YAYINLAMA:
Bu gökyüzündeki izler neyin nesi?

Bir süredir nereye baksak aynı tartışma: Gökyüzünde uçakların arkasında kalan izler…

Sosyal medyada mankeninden müzisyenine, ekonomistinden siyasetçisine herkes bir anda atmosfer uzmanına dönüştü.

  • “Kimyasal püskürtüyorlar.”
  • “Kuraklığı bilinçli yaratıyorlar.”
  • “İklimi kontrol ediyorlar.”
  • “Zihin kontrolü yapılıyor.”
  • “Kısırlık, hastalık, gizli deney…”

Liste uzayıp gidiyor. İşte tam da bu yüzden, Bu konuyu sosyal medya yorumcularıyla değil, alanının en yetkin isimlerinden biriyle konuşmak istedim: Prof. Dr. Miktat Kadıoğlu; İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi, Meteoroloji, İklim Değişikliği, Afet ve Acil Durum Yönetimi Uzmanı.

Ve ortaya çıkan tablo çok netti: Ortada gizli bir plan değil, bilgi kirliliği vardı.

Komplo teorileri neden bu kadar yayılıyor?

Kadıoğlu’na göre mesele yeni değil ama uçuş sayısının artmasıyla görünürlük arttı. Artık gökyüzü gerçekten daha yoğun. Flight Radar’a bakıldığında bunu herkes görebiliyor. Ancak insanların gözünden kaçan şey şu: Uçakların arkasında görülen bu izler, bilimsel adıyla contrail yani yoğuşma izleri. BUNLAR;

     Bir, Uçak motorlarından çıkan egzoz gazındaki su buharının

     İki, -40 derece civarındaki soğuk ve nemli atmosferle karşılaşınca

     Üç, Buz kristallerine dönüşmesiyle oluşuyor.

Yani mucizevi bir püskürtme değil, fizik ve atmosfer bilimi. “Bazıları uzun kalıyor, bazıları çabuk dağılıyor” deniliyor. Sebebi basit: Atmosfer her yükseklikte aynı değil. Nem, sıcaklık ve rüzgâr koşulları değiştikçe izlerin davranışı da değişiyor. Bu izler bazen genişleyip ince sirüs bulutlarına dönüşebiliyor. Hatta 11 Eylül sonrası ABD’de tüm uçuşlar durdurulduğunda, birkaç gün içinde sıcaklıkların 1-2 derece arttığı bile ölçülmüş. Çünkü bu ince tabaka güneş ışığını bir miktar geri yansıtıyor.Yani evet, iklim üzerinde küçük bir etkileri olabilir. Ama bu etki “kontrollü püskürtme” değil, havacılığın yan etkisi.

 “Tonlarca kimyasal taşıyan uçak” mantıklı değil;

Kadıoğlu burada çok net konuşuyor: “Uçaklar fazla yük almamak için yolcu, bavul, yakıt hesabını gramına kadar yapar. Tonlarca sıvı taşıyıp üstüne püskürtme yapmaları teknik olarak da, ekonomik olarak da mantıksız.”

Bir de işin insani tarafı var: Pilotların, teknisyenlerin, kabin ekiplerinin de aileleri bu gezegende yaşıyor. Bile bile kendi çocuklarının geleceğini zehirleyecek bir sistemin parçası olmaları gerçekçi değil. En önemlisi de böyle bir madde 10 kilometre yükseklikten bırakıldığında jet rüzgârlarıyla kilometrelerce savrulur. “Şu bölgeye püskürtelim” gibi bir kontrol mümkün değil.

Askeri gerçeklik: Bu izler istenmeyen bir şey

Söyleşinin en çarpıcı bölümlerinden biri şuydu: Kadıoğlu, Baykar’ın meteoroloji danışmanlığını yaptığını ve İHA’ların operasyon planlamasında bu izlerin kaçınılması gereken bir risk olduğunu anlatıyor.

Çünkü; Uçak ya da İHA arkasında iz bıraktığında görsel olarak tespit edilebilir hale geliyor operasyon gizliliği bozuluyor. Yani hiçbir askeri güç, bilinçli olarak “iz bırakmayı” istemez. Aksine pilotların irtifaları ve zamanlamaları bu izlerden kaçınacak şekilde planlanır. Bu bile tek başına “bilinçli püskürtme” iddialarını boşa düşürüyor.

Asıl sorun gökyüzü değil, yeryüzü

Belki de söyleşinin en önemli kısmı burasıydı. Kadıoğlu açıkça şunu söylüyor:

“Herkes gökyüzüne bakıyor ama yere bakmıyor. Dereler kurumuş, sulak alanlar yok edilmiş, tarım alanları betonlaşmış, şehirler kapasitesinin çok üzerine çıkmış…”

Kuraklığın temel nedeni; Yanlış şehirleşme, yanlış tarım politikaları, yanlış su yönetimi, nüfus yoğunluğunun plansız artışı. Bir benzetmesi de çok çarpıcıydı: “Obez bir bedene botoks yaparak çözüm arıyoruz.”

Su bütçesi yapılmıyor, Kuraklık planları yok, Belediyelerde meteoroloji birimleri yok, Yağmur suyu hasadı yok, içme suyu ile araba yıkıyoruz. Ama biz neyi tartışıyoruz? Gökyüzünde hayali kimyasalları…

Bilgi çağı değil, bilgi kirliliği çağı

Kadıoğlu’nun en net uyarısı şu oldu: “Bu çağ bilgi çağı değil, kirli bilgi çağı. Herkes her konuda konuşuyor ama uzmanlık kayboldu.”

Kadıoğlu le sohbetimizde ben de geçtiğimiz günlerde yaşadığım bir örneği paylaştım:

Katıldığım bir YouTube programında iklim krizini inkâr eden bir akademisyenin uzmanlık alanı sorulduğunda “müzisyenim” cevabını vermesi…

Ebette herkesin fikir beyan etme hakkı var, evet. Ama herkesin otorite gibi konuşma hakkı yok. Bilgi, ehil kişiden alınmalı. Tıp doktoru sağlığı anlatır. Meteorolog atmosferi anlatır. Mühendis köprü hesaplar. Müzisyen notaları sözlerle birleştirir. Aksi halde toplumun zihni, bilimle değil algoritmayla şekillenir.

Bu sohbeti bir cümleyle özetlersem;

Biz hayali tehditlerle oyalanırken, gerçek kriz sessizce büyüyor. İklim krizi gerçek. Su krizi gerçek. Kent krizi gerçek. Tarım krizi gerçek. Ama çözüm, komplo teorilerinde değil. Çözüm, bilimde, akılda ve sorumlulukta. Soru soralım, şüphe edelim ama lütfen uzmanına soralım. Gökyüzüne değil, biraz da yeryüzüne bakalım. Çünkü tehlike orada.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *