Erguvan renkli kadınlar ve hayallerim
Şairin dediği gibi “Hayat Kısa, Kuşlar, Uçuyor“. Onca telaşın ve koşuşturmanın arasında ben fark edemeden bir ilkbahar daha gelmiş. Avarelik ve firar günleri için biçilmiş kaftan ama dışarıya çıkamadığım için ancak pencereden seyredebiliyorum ortalığı…Ağaçlara bakıyorum.
İyi geceler anne, ben artık yokum
Salonu aydınlatan üç köşe lambasından birini daha kapatıyorum. Turuncu bir loşluktayız şimdi. Televizyondan yayılan mavimsi ışık, mürdüm eriği renkli duvar kağıtlarıyla kaplanmış duvarlarda ara sıra parlıyor ve artık hepsini ezberlediğim fotoğrafları ölgünce aydınlatıyor. Fotoğraflar.
Korkma, sönmez bu şafaklarda…
Korkuyordu. Hiç durmadan ‘korkma olmaz bu sefer’ diye kendini yüreklendiriyordu ama, yine başaramamaktan da korkuyordu. Arabistan çöllerinde isyancı Arap kabilelerine ve onları hiç durmadan kışkırtan, örgütleyen, silahlandıran sarışın İngiliz’e karşı uğradığı başarısızlığın acısını bir türlü...
“Kimsesizler mezarlığına gömdüm hayallerimi”
Zorlukla biraz daha yürüyüp, Sakarya Caddesi’nin nispeten serin gölgeliğine sığındı. Sabah evdeki köhne televizyonda o gün hava sıcaklığının otuz üç derece olacağını dinlemişti ama bunun ne demek olduğunu pek kestirememişti. Ankara yanıyordu.
Atlas dünyayı taşımaktan vazgeçti
Hayır yorulmamıştı. O kanlı savaşa girerken, eğer savaşı kazanamazsa galipler tarafından cezalandırılacağını biliyordu zaten. Savaşı kaybetmiş ve kendisine verilen cezayı çekmeye başlamıştı işte. Savaşı hatırladı. Tam on bir yıl süren o korkunç, kanlı savaşı.