Bir fanusta yaşamak
Havagazı fırınını sabahtan beri belki ellinci kez yeniden inceledi. Bu defa kesinlikle başarmalıydı. Her şey dakik bir saat gibi tıkır tıkır işlemeliydi.
Ey ruh geldiysen üç defa vur
Duvardaki çifte pandüllü, ağır zincirli, konsolu abanoz ağacından yapılmış İsviçre saati, boğuk sesli gonglarla vaktin gece yarısına geldiğini duyurdu. Birisi elektrik düğmelerine dokundu. Tavandaki kristal avizelerden yayılan ışık söndü.
Belki de “fazla şiirden” öldü
Akşam saatlerinde her zaman olduğu gibi Küçük Bedesten tarafından gelen gürültüler artınca, adam buzlu camlı ahşap kapıyı kapattı. Masaya anahtarlarını koydu. Bakır vazoya çiçekleri koydu.
Vatan Yahut Silistre…
Tiyatroya girdikten sonra hemen oyuncu odalarının bulunduğu üst kata çıktı. Holdeki boy aynasına bakarak gür ve bukleli sakalını taradı. Fesini çıkarıp, Tarlabaşı’ndaki Polonyalı berbere özel olarak yaptırdığı peruğun düzgün durup durmadığına baktı.
Ölmüş bir kadının evrak-ı metrukesi
Mektubun devamını okuyamadı. Boğazı kuruyor, kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi hızla çarpıyordu. Lavanta kokulu ipek mendiliyle gözyaşlarını kuruladı. Pencereye doğru yürüdü. Kadife perdeyi biraz aralayıp, gümüş tozuna bürünmüş yeşillikler içinde sessizce yükselen Çamlıca tepesine baktı.