Rant ekonomisi ve yerel yönetimlerin açmazı
Atatürk, yeni Türkiye’nin kimseye muhtaç olmadan kendini besleyebilmesi için savaşlar nedeniyle yıllarca ihmale uğrayan tarım ve köylünün ekonomik kalkınma politikasının temel hedefi olması gerektiğini önemle vurgulamıştır. Askeri ve siyasi zaferin kalıcı olmasının ekonomik bağımsızlığa, ekonomik bağımsızlığınsa tarımın geliştirilmesine ve köylünün hak ettiği saygı ve özeni görmesine bağlı olduğuna dikkat çekmiştir. Ata’nın, 1 Mart 1922 de söylediği "Türkiye'nin sahibi ve efendisi köylüdür" sözünün üzerinden 104 yıl geçti. Ortaya koyduğu pek çok ilke çiğnendiği gibi. Bu sözü de unutuldu. Şimdi tarlasına, zeytinliğine, merasına ve ormanına sahip çıkmaya çalışan köylüyü yerlerde sürükleyip, bezdirme zamanı. Ülkenin kıyı kesimlerindeki tarım alanlarını zaten köylü 1980 lerden beri yazlık siteler inşa eden müteahhitlere terk etmişti. Artık esnaf veya kendisi müteahhit olmayı çift sürmeye yeğleyen köylü, çocuğu da ya memur veya tarım dışında herhangi bir meslek sahibi olsun peşinde. Artık efendimiz köylü değil, taahhüt şirketleri. Hedef, tarımı geliştirmek değil, küçültmek. Ormanı, zeytinliği ve ekili alanı yok etmek. Kentte ise “yık-yap-sat ve kazanı” teşvik.
Ülkenin Hâkimi Kır ve Şehir Eşkıyası
Erzincan İliç’e altın arama hırsıyla cehennemi yaşatan rant şirketleri. Soma, Zonguldak ve Eskişehir’de yeterli güvenlik önlemi almadan maden işletip işçiye yıllarca hakkını ödemeyen de onlar. Ordu Perşembe yaylası, Mezitli, Mersin, Muğla İkizdere ve Manisa Yırca Köyünde gördüğümüz manzaraların sorumluları da yine yerli veya yabancı rant lobileri. Maden arama veya enerji santralı kurma ruhsatı verilen şirketlerin iş makinalarına teslim edilen tarım toprakları ve toprakları için mücadele eden kadınların yerlerde sürüklenmesi ise kırda yaşanan zorbalık. Güçsüzü, güçlüye karşı koruması gereken kolluk kuvvetleri kimden yana belli değil. Şehirlerde ise doymak bilmez bir hırsla dörtnala devam eden kentsel dönüşüm, ne imar yasası, ne de çevre koruma mevzuatı tanıyor. İzinli veya izinsiz gece yarılarına kadar süren hafriyat, beton dökme ve malzeme nakli nedeniyle semt sakinleri toz ve gürültü kirliliğine mahkûm. Kamyonlar ve büyük iş makinaları cadde ve sokakları kapıyor; araç ve yaya trafiğini engelliyor. Kaldırılmalara taşan şantiyeler nedeniyle çoluk-çocuk, genç-yaşlı, tehlikeli araç trafiğine karşılık sokak ve caddelerin ortasında yürümek zorunda. Binalar tamamlansa bile şantiyeler kaldırım işgaline devam. Rant lobileri, el üstünde, her şeyin üstünde.
Siyasi İkbal Hırsı İktidar Olanın Muktedir Olmasına Engel
Bu şirketlere karşı yerel yönetimlerin yaptırım gücü ya sınırlı veya hiç yok. Şimdi eski binalarda oturanlar artık hızla güvenlikli ve modern donanımlı sitelerde yaşamak istediklerinden günde 18-20 saat çalışan şantiyelerden memnun. Hırs ve tamahla gözü dönmüş rantiye kesim de kadastro ihlalleriyle, kentsel dönüşümde kendi hisselerini büyütme çabasında. Yerel yönetimler, geniş yeşil alan bırakmak koşuluyla, irtifa verilmeyen semtlerde, yüksek irtifaya izin veriyor. Ama sıkı denetim yapmıyor, yapamıyor. Belediye kadrolarının hangi partiden oldukları fark etmiyor. Yönetimin başındakilerin kadın veya erkek olmasının da önemi yok. Siyasi ikbal hırsı hepsini yasa veya yönetmelik ihlallerini göremeyecek ve şikâyetleri duyamayacak hale getiriyor. İlçe belediye başkanı, büyük şehir belediye başkanı, hatta daha yüksek mevkilere öykününce, inşaat şirketlerinin her türlü usulsüzlüğü sineye çekilebiliyor. Siyasi hırs iktidar olanın muktedir olması önündeki en büyük engel. Bir de çamura bulanmış siyasi ortamda, Ankara’nın suyuna giderek kendilerini bir başka gözaltı fırtınasıyla sürüklenmekten korumaya çalışırken, seçildikleri il veya ilçeye sürdürülebilir çevre, halk sağlığı ve kamu yararı açısından verdikleri hizmet sözünü unutmuş görünüyorlar. Kısacası yeni efendimiz ve muktedir, kentsel dönüşüm lobileri.