Mış gibi yapmak
Yaklaşık bir aydır sağlık sorunları nedeniyle yazılarıma ara ermek zorunda kaldım. Arada ”hayrola, neden yazmıyorsun?” diyen birkaç dost dışında pek de ciddiye alınan bir yazar olmadığımı anladım. İroni bir yana, tedavi sürecim bundan böyle evimle sağlık kuruluşları arasında mekik dokumakla geçecek. Bu süreçte tedavim için canla başla çalışan doktorlar başta olmak üzere bütün sağlık çalışanlarına, bütün kaprislerime katlanan sevgili eşime ve tabi ki sabahın köründe de olsa sağlığımdan endişe duyarak kendisini en güzel rüyalarından mahrum bırakan sevgili oğluma kocaman teşekkürler.
Yazılarıma geri dönmek için kısmet bugüneymiş diyerek son günlerde yaşadığımız birkaç başlığı art arda sıralayalım.
- Avrupa Birliği’nin genişlemeden sorumlu komiseri Marta Kos Ankara’yı ziyaret etti.
- Türk iş dünyası Türkiye’nin AB tam üyeliği için harekete geçme kararı aldı.
- Devlet Bahçeli, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları referansı ile Öcalan’a “umut hakkı”, Demirtaş’a özgürlük çağrısı yaptı.
- Zeydan Karalar tahliye edildi.
Marta Kos’un Ankara ziyareti Türkiye’de pek yankı uyandırmadı. Özellikle muhalif çevreler bu ziyaretten somut bir sonuç çıkmamasını diğer ifadesi ile gümrük birliğinin yeniden müzakereye açılması, vize serbestisi, vb. konularında adım atılmamış olmasını öne sürerek kendilerince haklı gerekçelerle eleştirdiler.
Bu eleştirilere kısmen katılmakla birlikte öncelikle sembolik anlama dikkat çekmek isterim. Bazı STK’larla yaptığımız Brüksel ziyaretlerimizde üzüntüyle tanıklık ettiğimiz olgu, Türkiye meselelerini tartışmak için “iyi komşuluk ilişkileri” komiserliği bünyesinde ağırlanmış olmaktı. Her ne kadar tam üyelik müzakereleri hukuken devam ediyormuş gibi olsa da, siz artık genişlemenin bir parçası değilsiniz görüntüsü açıkça ifade ediliyordu. İşte bu koşullarda Kos’un Ankara ziyaretini bir makas değişikliği olarak adlandırmak ne kadar mümkün olacak? Bunu önümüzdeki günlerde daha iyi anlayacağız.
Bu noktada Türk iş dünyasının devreye girmesi de manidar. Yaklaşık son on yıldır AB konusunda sesini çok fazla yükseltmemeyi tercih eden iş dünyamız herhalde siyasi kanattan gelen bazı sinyaller doğrultusunda harekete geçme kararı aldı olsa gerek. (Bazı iş dünyası STK’larını tenzih ederim!)
Bu görünüme AB’nin 1 Temmuz 2026 itibarı ile başlayacak Kıbrıs dönem başkanlığını da eklemek gerekiyor kanaatindeyim. Öyle ya, tam üye olduğu günden bu yana ne zaman Türkiye ile ilgili olumlu bir şeyler söylenmek istense şiddetle karşı çıkan GKRY kendi dönem başkanlığında neler yapar, neler yapmaz?
Hatırlayalım. 2004 yılında GKRY adanın bütününü temsilen AB tam üyesi olduğunda, Türkiye mevcut gümrük birliği koşullarının GKRY’ye uygulanamayacağı savından hareketle (bu savın temelinde GKRY’yi adanın bütününü temsil ediyor olarak tanıma endişesi yatıyordu), GKRY gemi ve uçaklarının Türk limanlarına ve hava limanlarına gelmesini yasaklıyordu. Bu yasaklama AB çevrelerinde büyük eleştirilere yol açacak, GKRY mallarının serbest dolaşımında engel olarak kabul edilecekti. Özellikle GRRY ve Yunanistan’ın girişimleri ile Türkiye ile AB arasında başlayan tam üyelik müzakerelerinin yanlış hatırlamıyorsam 10 küsur başlığı açılmadan askıya alınacaktı.
Peki şöyle bir senaryo düşünürsek. Diyelim ki Türkiye, Ada’da kalıcı bir çözüm bulunana kadar tanımanın söz konusu olamayacağı kaydı ile GKRY gemi ve uçaklarına uyguladığı yasakları kaldırdığını açıklarsa ne olur? Acaba Kos bu konuda Ankara’nın eğilimini ölçmek için özellikle Dışişleri Bakanı Fidan’la görüşmüş olamaz mı? Bu sorunun cevabı için de bekleyip göreceğiz. Kıbrıs’ta çözüm için karşılıklı güven artırıcı önlemler önümüzdeki dönemin sihirli kelimeleri olabilir.
Peki diyelim ki GKRY ve Yunanistan sorunlarını aştık. Hukukun üstünlüğüne saygılı bir devlet görüntüsünü verebilecek miyiz? Hani Sayın Bahçeli’nin AİHM kararlarına referansla Öcalan’ın önünü açma, Demirtaş’a özgürlük sağlama girişimleri, Türkiye’nin hukuka saygılı devlete dönüşme arzusu olarak da nitelenebilir. İyi de AİHM önünde Türkiye aleyhine açılmış 100 binin ötesinde dava varken sadece iki vakadan yola çıkılarak her şey çözüldü gibi mi yapacağız? Diyebilirsiniz ki her şey bahane, esas olan siyesi irade. AB Türkiye’ye özellikle güvenlik endişeleri bağlamında bunca muhtaçken illa ki bir kılıf uydurulur.
Demokrasi mi? Zeydan Karalar’ın tahliye edilmesi önemli bir başlangıç olarak kabul edilebilir mi? Hele bir göreve iade edilsin de görelim diyenlerden misiniz? Yoksa İmamoğlu özgürlüğüne kavuşana kadar demokrasinin varmış gibi gösterildiğine kanaat getirenlerden mi?
Umarım yaşıyormuş gibi yapmaktan çıkıp, yaşamdan gerçek anlamda zevk alacağımız günlere kavuşuruz. Akıl sağlığı başta olmak üzere nice sağlıklı günlere…