Benim Dünyamın Merkezi: Ordu
Dünyayı yazıyorum evet ama bu kez duraksadım ve dedim ki:
Neden yaşadığın şehri yazmıyorsun?

Uzak şehirlerin sokaklarını yazmak açıkçası kolay. Çünkü her şey yeni, her şey dikkat çekici. Ama insanın yaşadığı şehri yazması biraz cesaret istemez mi?
Bu sefer yönümüzü değiştirmek istedim ve haritayı katladım. Kendi şehrimin içine yürümek istedim. Ordu’ya…
Denizin kıyısına yaslanmış, heybetli mi heybetli denizi, yeşilin her tonuna rast geldiğiniz, yöresel lezzetlerine doyamadığınız bir şehirdir, Ordu.
Bu şehir büyük şehirlerin telaşını taşımaz. Ama bu bir eksiklik değil aksine bir hatırlatma. Burada zaman bazen ağır akar ama belki de hayat tam olarak böyle anlaşılır.
Bir Boztepe’si vardır gözlerin bayram eder, seni ise kendine hayran…
En bilindik yöresel lezzeti hemen hemen her şeyden yapılan turşular ve onların kavurmalarıdır. Yöre halkı, otlarla pek bir haşır neşirdir. Bazı ot yemekleri Ege mutfağını hatırlatır. Lakin benim favorim sakarca mıhlamasıdır.

Kültür: Gürültüsüz Bir Kimlik
Bu şehrin kültürü bağırmaz. Kendini ispat etmeye çalışmaz. Ama her detayda hissedilir. Karadeniz insanının o bilinen sertliği burada biraz daha yumuşar. Daha içine dönük, daha mesafeli. Ama bir kez içine girdiğinizde, samimiyetin en sade halini görürsünüz.
Bu şehirde misafir olmakla ait olmak arasındaki çizgi çok incedir.

Dil: Biraz Sert, Biraz Şiirsel
Ordu’nun yöresel dili ilk anda kulağa sert gelir fakat dikkat ederseniz ritmi var. Kelimeler kısa, vurgular net. Ve bence içinde bir sıcaklık saklı.
Sasuk, keyfanı, gocaman, feşel, anuk, diyelmek… Yöre halkının sık olarak kullandığı yöresel kelimelerden bazıları.

Mutfak: Sadelikten Gelen Güç
Ordu mutfağının unutulmaz lezzetleri var.
Karadeniz’in ruhu: Karalahana çorbası
Sofranın vazgeçilmezi: Mısır ekmeği
Yerelin en saf hali: Pancar yemeği
Bence bir kültür: Sakarca mıhlaması
Ve elbette…
Fındık.
Ordu’da fındık bana kalırsa bir ürün değil, bir hayat biçimi. Toprağın dili gibi. Hele ki bir fındık toplama ayları vardır ki kent sessizliğe bürünür, fındık bahçeleri ise bir neşe kaynağına. Tabi önemli bir konuya kısacık dahi olsa değinmek istiyorum. Bu şehirde bir hayat biçimi olan fındık, ne yazık ki onu üretenin hayatını aynı ölçüde güçlendirmiyor. Dalında bereket, cebinde maalesef karşılık bulamıyor. Bu konuyu bilahare gündeme getireceğim.

Gezilecek Yerler: Doğa ile Kurulan Bağ
Ordu’da gezmek demek bence bir listeyi tamamlamak değil, bir hisse dahil olmak.
Şehri yukarıdan izlemek için Boztepe’yi, zamanın yavaşladığı ana şahit olmak için Perşembe Yaylası’nı, denizle kurulan en sade bağla tanışmak için Yason Burnu’nu ve doğanın en saf haliyle tanışmak için Çambaşı Yaylası’nı görmenizi tavsiye ederim.

Benim Gözümden: Bir Mahalleden Fazlası…
Taşbaşı
Bana kalırsa Ordu’nun hafızası Taşbaşı Mahallesi. Eski taş evleri, dar sokakları ve denize bakan o dik yokuşlarıyla zamanın yavaş aktığı bir alan. İnsan burada yürürken bir sokaktan geçmiyor, geçmişin içinden yürüyor. Burada hiçbir şey “yeni” görünmeye çalışmıyor, olduğu gibi duruyor.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir mahalle olan Taşbaşı, 19.yüzyıl sonuna doğru varlıklı aileler ve tüccarların yaşadığı mahalle haline gelmiş. Bir de o dönem Ordu, Karadeniz kıyısında önemli bir ticaret noktası konumundaymış. Taş zemin üzerine kurulu yapılar ve taş duvarlar bu bölgenin hem mimarisini hem kimliğini belirliyor.
Şehrin İçinde Bir Durak: Sofa
Taşbaşı’nın içinde, modernle eski arasında ince bir çizgide duran bir yer var.
İkizevler Butik Otel’in bünyesinde faaliyet gösteren Sofa, şehrin en dikkat çeken mekanlarından biri. Adım attığınız an şehrin telaşı dışarıda kalıyor. Mekânın sade ama karakterli dokusu ve detaylara gösterilen özen, burayı sadece bir kafe ya da restoran olmaktan çıkarıyor. İkizevler Butik Otel’in zarif çizgisi, Sofa’da kendini incelikli bir şekilde gösteriyor. İnsan burada sadece oturmuyor. Biraz duruyor, biraz düşünüyor, biraz da şehri yeniden hissediyor. Belki bir kahve eşliğinde, belki kısa bir sohbetin ortasında…
Ama kesin olan şu: Sofa, Ordu’da geçip gidilen bir yer değil.
Hatırlanan bir yer.