Hedef gösterdi, kayyım atandı
Geçtiğimiz Çarşamba günü sabah saatlerinde Halk TV’ye polis baskını düzenlendi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, kanalın sahibi Cafer Mahiroğlu’na yönelik soruşturma olduğunu, soruşturma çerçevesinde 11 kişinin göz altına alındığını, Mahiroğlu’nun şirketlerine kayyım atandığını açıkladı. Halk TV de bu şirketlerden birisi olduğu için kayyım yönetimi altına girdi. Çok utanç verici, hukuk dışı bu uygulamayı başlattığından şüphe duyulan bir de işaret fişeği vardı. Bu işaret fişeği, CHP’nin kayyımı olarak bilinen Kemal Kılıçdaroğlu’ydu.
Halk Tv, CHP’de düzenlenen kongrelerle Özgür Özel ve ekibinin yönetimine geçmesinden sonra Kılıçdaroğlu aleyhinde bir yayın politikası izlemekle biliniyor, Kılıçdaroğlu’nun buna fena halde içerlediği kulislerde konuşuluyordu. Halk TV’ye kayyım atanmasından dört gün önce Kılıçdaroğlu KRT TV’de bir programa çıktı ve şöyle konuştu:
“Halk TV var, biliyorsunuz. Halk TV sahibi falan. Sahibi niye Türkiye’ye gelmiyor? Sahibi yabancı ülkede olup da kendi ülkesinde yayın yapan bir televizyon sahibi dünyanın hangi ülkesinde var? Günün 24 saati yalan haber yapıyor, günün 24 saati...İzlemiyorum ben. Olmaz, olmaz. Doğru haber vereceksiniz. Yalan haber yapıyor. RTÜK’e (Radyo Televizyon Yüksek Kurulu) bizim arkadaşlar, ‘Ya, bu yalandır,’ diye söylediler. RTÜK, ‘Bizim görev alanımıza girmez,’diye bize yazı yazdı. E, görev alanına girmiyorsa istediği gibi yayın yapsın. Yayın yapıyor.”
Kendini en demokrat ve her türlü işi yapmakta haklı gören Kılıçdaroğlu bu konuşmasında hiç hicap duymadan haberci bir yayın kuruluşuna sansür getirilmesi için sansürcü RTÜK’e baş vurduğunu itiraf ediyor. Sansürcü RTÜK, her nasılsa, ‘Bu benim görev alanıma girmez,’ cevabını verdiğinde de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı durumdan vazife çıkarıyor.
Ancak Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu yaptığı beni hiç şaşırtmadı. Yıllar önce hala dün gibi aklımda duran bir anımı anlatayım. Cumhuriyet gazetesindeki yazarlık görevimden yeni ayrılmıştım. Sadece ben değil. O dönemdeki Genel Yayın Müdürü İbrahim Yıldız’la birlikte bir kaç arkadaş istifa etmiştik. Yeni yönetimin daha sonra karışık işlere bulaştığı gerekçesiyle hakkında dava açılmıştı.
Tam bizim istifa etmemiz sırasında Ankara’dan CHP Genel Merkezi’nden bir telefon aldım. O zaman Genel Başkan olan Kılıçdaroğlu’nun özel kalem müdürüydü arayan. Kılıçdaroğlu, Cumhuriyet’ten ayrılma nedenimi öğrenmek için beni Ankara’ya çağırıyordu. Nazikçe reddettim; bunu bana soracak yerde Cumhuriyet’teki yöneticilerle konuşup gerçeği öğrenmesinin daha doğru olacağını söyledim. Benden acaba üstü örtülü olarak muhbirlik mi yapmam isteniyor, diye içimden geçirmedim değil.
Bu yazıyı burada sonlandırmak istiyorum. Daha fazla yazarsam öfkeme hakim olamayıp ağır cümleler kurabilirim. Bu da bana yakışmaz. Bu kadarla bırakayım. Ne demek istediğimi arif olan anlar.