Değişen ihtiyaç ve önceliklerimiz
Gerek bireylerin gerekse toplumların ihtiyaçları, öncelikleri yaşadıkları döneme ve şartlara göre değişkenlik gösterebilir. Amerikalı psikolog Abraham Maslow 1943 yılında yayınladığı Maslow teorisi veya daha çok bilinen adıyla Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinin en alt basamağında yeme, içme, barınma ve dinlenmeden oluşan fizyolojik ihtiyaçları yer almakta, korunma ve güvenlik ise fizyolojik ihtiyaçları giderilmiş bireyler için bir üst basamakta yer almakta.
Biraz geriye doğru gidersek, ikinci dünya savaşı kendi topraklarından çok uzakta, bir başka kıtada yaşanırken, Amerikan halkının öncelikli ihtiyaçları belki farklı olabilir ama özellikle savaş yorgunu Avrupa halkları için güvenlik, Afrika, Ortadoğu ile Asya’da pek çok halk açısından karın doyurmak en temel ve öncelikli ihtiyaç olarak yer almaktaydı. Yani aynı dönemde bile farklı toplumların ihtiyaç öncelikleri değişkenlik gösterebiliyor.
İkinci dünya savaşının sona ermesinin ardından soğuk savaş dönemi ve ülkelerin peşi sıra bağımsızlıklarını elde etmeleri süreci ile artık özgürlük, insan hakları, çevre duyarlılığı, feminist hareketler bir ihtiyaç olarak nispeten ön plana çıkmamaya başlamıştı
Özellikle 1960’lardan 90’lı yılların başına kadar bu öncelikler özellikle Avrupa halkları için pekişerek devam etti. Sosyal devlet, yüksek refah, düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlü toplum, bağımsız yargı ve kurumsallaşmış demokratik sistem Avrupa’yı tüm dünyanın gözünde idealize etmişti. Çıta Avrupa’nın gelmiş olduğu çağdaş ekonomik ve sosyal seviye olmuştu artık.
Yazının ana konusu olan ihtiyaçların ve önceliklerinin zamana ve şartlara göre değişimi hatta alt üst olabileceği gerçeği ile bir kez daha yüzleşmiş bulunuyoruz.
Bölgesel savaşlar ve yerel terör eylemleri ile huzuru kaçan ve kendini güvende hissetmeyen birçok Avrupa ülkesinin, yönetici ve halklarının kendi içinde o güne değin övündüğü ileri hukuk ve demokrasi ilkelerinden çok rahatlıkla geri adım atabildiğini, vazgeçebildiğini, savaş mağduru halkları ise rahatlıkla görmezden gelebildiğini gördük.
Toparlayacak olursak, dünya birçok yönü ile farklı bir döneme girmiş durumda. Yapay zeka, uzay teknolojileri, insansız savaşlar ve benzeri değişimler sonucunda, insanlar üzerinde uyandırılan güvensizlik kaygısı ile toplumlar artık insan hakları, demokrasi, eşitlik, düşünce özgürlüğü, sosyal adalet, çevre bilinci, feminist hareketler, örgütlü toplum gibi bir çok kavramı ikinci üçüncü plana atıp en temel ihtiyaç olarak güvenliği görmeye ikna edildi.
Güvensizlik duygusu gölgesindeki toplumlar daha az ekmeği, daha sessiz bir birey olmayı, örgütlenmemeyi çok ta sorun etmemeye başladı. Hatta daha otoriter yönetimleri arar oldular. Daha otoriter yönetimler ise güvensizlik kaygısını körükleyip toplumsal baskının dozunu artırarak iktidarlarını sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. Bu düzen böyle artarak devam eder.
Uzun sürecek bu sistem ne zaman ve nasıl biter, yerine nasıl bir yeni dünya düzeni gelir tahmin etmek zor.