Antakya Yok Olmadı: Üç Yılın Kanıtları
“Antakya Yok Olmaz” derken hiç korkmuyor muydum? Elbette korkuyordum. Yok olur mu? diye düşündüğüm elbette oldu. Ama bugün şunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum: Antakya Yok Olmadı.
Yüz yılın felaketi 6 Şubat depreminin 3. Yıl dönümünde o kara gün yeniden hatırlandı, anma törenleri düzenlendi. Oysa depremin yaşandığı 11 ilde yaşayanlar hatırlamadı, çünkü biz hiç unutmadık. Gün yok ki biz o günü konuşmayalım, kaybettiklerimizi anmayalım. Depremden hemen sonra bir yazı yazmıştım. “Antakya sadece yıkıldı, yok olmadı” demiştim. Çünkü, her haberde, her sohbette “Antakya yok oldu” deniliyordu; oysa bu doğru değildi. Evet Antakya yıkılmıştı ama yok olmamıştı. Ve 3 yılın sonunda bu iddiamın doğru olduğunu Antakya halkı kanıtladı.
İşte kanıtlarım; Gidenlerin büyük kısmı geri dönüyor.
Depremden sonra şehirden ayrılanların çoğu “bir daha dönmem” diyerek gitmedi. “Evimiz yıkıldı, Ankara’da bir evimiz vardı, çocuklar için mecburen oraya yerleştik” diye gitti. Üç yıl geçti. Evini yapan dönüyor. Temel atıldıkça, duvarlar yükseldikçe dönüyor. Okullar yapıldıkça dönüyor. İş yerleri yıkılanlar vardı. Yer bulan, dükkân açan geri dönüyor.
Çünkü Antakyalı memleketinin dışında yaşayabilir belki, ama tercih etmez.
Depremin yarattığı kaosla birlikte hayatını kaybeden yakınlarımızın defin işlemlerini maalesef gelenek ve göreneklerimize göre yapamamıştık o zamanlar. Çok mühimdir bizim buralarda cenaze ritüelleri. Deprem yaşayan Antakya biraz toparlanır toparlanmaz bu özel günleri eskisi gibi olmasa da ihmal etmeden yaşamaya devam ediyor. Mekânlar değişti ama adetlerimiz bitmedi. Örneğin Antakya’daki kiliseler yıkıldı diye Hristiyan dostlarımızın başsağlığı kabulleri bitmedi. Bugün yan ilçedeki kiliselerde alınıyor taziyeler. Evler yıkıldı diye Alevi’si, Sünni’si adetlerinden vazgeçmedi. Belediyelerin kurduğu çadırlarda, konteynerlerde, evi yıkılmayan eşin dostun evinde, yine herkes kendi cemaatinin kurallarına göre yasını tutuyor. Saatle taziye alan da var, her saati açık olan da. Sessizce bekleyen de var, dua eden de. Çünkü Antakya’da ritüel binaya değil, insana bağlıdır.
Dillere destan kahvemizden vazgeçmedik mesela. Depremden hemen sonra bulmak kolay olmadı ama kimin elinde varsa Antakyalılar eş dost arasında paylaştı koyu, kaynamış kahvesini. Şimdi artık kolaca ulaşabiliyoruz bu özel kahveye. Yas döneminin ardından başlayan düğünlerde, etnik köken ne olursa olsun düğünlerin olmaz ise olmaz şarkısı Mabruk hala çalıyor mesela. Arapça bir düğün şarkısıdır Mabruk, çok severiz şehirce. “Pohur” desen o da Antakyalılarla beraber çıktı şehir dışına. Nazara karşı hâlâ temkinliyiz yani. Doğan bebekler, evlenen çiftler, kazanılan üniversiteler için “Tebrikler” yeniden başladı. Neydi “Tebrik” ritüeli, ev sahibi haber salar sağa sola; “3 gün müsaitim, tebrik etmek isteyen buyursun gelsin” der. O 3 gün ev dolar taşar, yakın dostlar elinde de bir çeşit pasta ile gelir ki, ikramda zorluk yaşamasın ev sahibi.
Ve evet…
Hâlâ yemekler masaya servis tabakları ile ortaya geliyor. Hâlâ anne o masaya herkesle birlikte oturuyor. Evet bazı evlerde masadaki kişi sayısı azaldı. Çünkü kayıplarımız var. Ama tabak sayısı değişmedi hatta arttı. Çünkü kayıp yaşayan aileler hiç yalnız kalmadı bizim şehrimizde.
Bu arada değişen şeyler var elbette. Örneğin bizim mutluluk eşiğimiz değişti. Deprem bölgesinde “neden hâlâ yapılmayanlar var?” sorusu bizi mutlu etmiyor. Şehir dışındakiler bizden daha şikâyetçi. Biz ise atılan her temele, konulan her tuğlaya, yanan tek bir ışığa bile seviniyoruz. Şikâyet etmek çözüm sunmuyor bize. Biz çözümü yaşadığımız yerde arıyoruz.
Evet, her yer toz. Evet, her yer çamur. Ama biz ona göre giyiniyor, ona göre yaşadığımız yerleri organize ediyor hatta ona göre araba seçiyoruz. Şehir dışından topuklularla ya da pırıl pırıl bir arabayla gelip “olmuyor” demekle olmuyor zaten.
Evlerimiz, yollarımız, köprülerimiz yapılıyor. Evet, her şey farklı oluyor. Olmaması zaten mümkün değil. Antakya elbette eskisi gibi değil. Olması da mümkün değil. Ama dürüst olalım: Eskisini çok mu beğeniyorduk?
Hayır.
Hatay büyükşehirdi ama büyük bir köy gibiydi. Kötü yapılaşmadan yıllardır şikâyet ettik.
“Bunların hepsi yıkılmalı” denirdi bu şehirde. Ve kaderin acı ironisiyle… yıkıldı.
Değişen, değişmeyenlerle biz burada hayatımıza devam ediyoruz. Etmek istiyoruz. Şehrimizi bırakmadık adeta yakın yerleşim yerlerine kurduğumuz evlerle Antakya’nın bekçiliğini yapıyoruz. Şehir toparlandıkça mutlu oluyoruz.
Ha bir de ne değişmedi biliyor musunuz? Hatta başkalarına da öğrettik.
Antakya’da gelen de “hoş geldin” ile karşılanır, giden de “hoş geldin” ile uğurlanır. Bu davranış şeklimizi biz şehir dışına da taşıdık. Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Kayseri, Denizli ve daha birçok şehirde misafirini yolcu ederken “güle güle” demeyi değil, “hoş geldin” demeyi benimsedi.
Çünkü bizde gitmek bile bir gün geri dönmek içindir. Biz Antakyalıyız. Koliyle beslenir, koloni halinde yaşarız.
Antakya yok olmadı.
Ve bunu ben değil, Antakya halkı kanıtladı.