Çalkantılı bir nehrin kıyısında
O yıllarda, o küçücük kasabada, o büyük olaylar oldu işte. Drina nehrinin geniş bir açıyla bükülüp, daha aşağılara dökülmek için biraz soluklandığı bu küçük düzlükte kurulmuş olan Vişegrad kasabasında oldu bütün bunlar. İnsanlar nehrin iki kıyısına yaptıkları evlerde yaşıyorlardı ve birbirlerini görmek için küçük kayıklarla karşıdan karşıya geçmeleri gerekiyordu. Kışın kar yağdığında ya da zaman zaman nehir buzla kaplandığında, kayıklar işlemiyordu ama kasabanın sabırlı insanları buna pek de üzülmüyorlardı.
Sonra buraya bir köprü yapılacağı söylentisi yayıldı. Söylenenlere göre, aslen buralı olan ‘Büyük Vezir’, kendi insanlarına yardım olarak buraya büyük bir köprü yaptıracaktı. Doğru mu, değil mi derken, Vezir’in kısa zamanda kasabaya gelmek üzere olduğu konuşulmaya başlandı.
Büyük Vezir gerçekten de geldi. Bir şafak vakti, yanında yüzlerce askerle Drina’nın kıyısında görüldü. Dizgini, kolanı, eğeri ve üzengileri pırıl pırıl parlayan gümüşten yapılmış simsiyah bir ata binmişti. Başındaki görkemli kavuğu, üzerindeki kaftanı ve uzun sakalı bembeyazdı. Çok ama çok uzun boyluydu. O kadar uzundu ki, ona bakmak cesaretini gösterebilenler, ayaktayken bile başlarını alabildiğine arkaya eğmek zorunda kalıyorlardı. Kimseye bakmadı. Sadece nehre baktı. Atının hemen arkasında, ellerini göğüslerine çaprazlamış birkaç kişiye iki üç kelime söyledi. Sonra gitti. Onu bir daha hiç kimse görmedi.
Bir hafta kadar sonra nehrin karşılıklı iki kıyısında bir faaliyet başladı. Uzaklardaki Travnik’ten öküz arabalarıyla getirilen dev gibi kayalar sahile yığıldı. ‘Ağa’ denilen bir adamın, elindeki kamçıyı kullanarak yönettiği yüzlerce adam nehre girdiler. Büyük sallarla getirilen malzemelerle, bazen boğazlarına kadar suyun içinde kalarak, bir şeyler yapmaya başladılar. Acımasız Dalmaçyalı ustaların korkutucu bakışları altında çalıştılar ve bir süre sonra nehirde birbirini izleyen taştan ayaklar yükseldi. Sonra bu ayakların üzerine yollar, kemerler, kapılar yapıldı. Birkaç ay sonra, nehrin iki yakasını bir araya getirecek köprünün ince ve zarif silueti ortaya çıktı.
Büyük Vezir’in görevlisi ‘Ağa’ ile onun Dalmaçyalı ve Arnavut adamları kasabalıları da zorla inşaatta çalıştırmaya başladılar. Para vermiyorlardı. Kamçı kullanıyorlardı. Kaçanları da hemen yakalatıp, oracıkta öldürüveriyorlardı.
Büyük olaylar da tam o sıralarda başladı işte. Kasaba halkı, ne zaman biteceği belli olmayan köprü için zorla çalıştırılmalarına isyan ettiler. Kaçtılar. Emirlere uymadılar. Taşları, mermerleri kırdılar. Zift ve hasırları ateşe verdiler.
İsyan yayılmaya başlarken Karakullukçular, bütün bunları örgütlediğini öne sürdükleri Radisav’ı yakaladılar. İddialarına göre Radisav, bir gece yarısı köprünün ‘kilit taşını’ kırmak üzereyken yakalanmıştı. Kısa süren bir yargılamadan sonra askeri Kadı, kasabada kendi halinde bir çiftçi olarak yaşayan Radisav’ı kazığa geçirilmek suretiyle ölüme mahkum etti.
Bir öğle vakti ve herkesin gözü önünde karar uygulandı. Kasabadaki Çingenelerden seçilen cellatlar, Radisav’ı önce iyice kızdırılmış zincirlere doladılar. Sonra ellerini ayaklarını bağladılar. Onu, ucu iyice keskinleştirilmiş ve yağlanmış ağaç bir kazığa dikkatle oturttular. Mercan adındaki cellatbaşı, yardımcılarına emirler vererek ve her defasında kazığı biraz daha hareket ettirerek, sivri ağacı Radisav’ın vücudunda ilerletti. Sonunda ipleri de kullanarak kazığı havaya kaldırdılar ve Radisav ölmesi için geçen tam iki gün boyunca öylece kazığa geçirilmiş bir vaziyette ve dayanılmaz acılar içinde eğilip bükülerek, havada sallandı durdu.
Sonra öteki olaylar gerçekleşti. Bir gün avdan dönerken, köprünün başına kurulmuş olan karakolun önünden geçen Yelisey ile Mile adlı iki arkadaş, askerlere ‘kötü baktıkları’ gerekçesiyle hemen oracıkta öldürüldüler. Sonra, ilkbaharın başlarında Drina ansızın köpürdü, gürüldedi ve azgın sular kasabayı kapladı. Çok sayıda yaşlı, çocuk ve kadın, delice burgaçlar yaparak akıp giden sel sularına kapılıp öldüler.
Sonra, Avdaga Osmanagiç’in biricik ve güzeller güzeli kızı Nezuka canına kıydı. Nezuka, kasabanın en zengin ailelerinden birinin oğlu olan Velyi Lug’la evlendirilmek istenince buna karşı çıktı. Babası ve ağabeyleri ısrar edip, zor kullanmaya da kalkışınca, güzelim Nezuka dolunaylı bir gece yarısında, elinde çeyizlerini doldurduğu mor tülbentli torbasıyla köprüden atıverdi kendini. Sırrını kimsecikler bilemedi. Kötü şöhretli Hamziç kardeşlerin en küçüğüne aşık olduğu ve bu yüzden tatlı canına kıydığı söylendi. Gerçek sebep hiç öğrenilemedi. Kasabanın delikanlıları ile genç kızları, uzun geceler boyunca Nezuka’nın anısına yaktıkları ‘Mor gecelerde mor dağlardan aldım bir mor sümbül’ türküsünü söyleyip durdular sadece.
Sonra Kara Corc isyan etti. İsyanı durdurmak isteyen Müftü kasabaya geldi. Mütevelli Ali Hoca, silahlı birlikler kurmak isteyen Müftü’ye karşı çıkınca Müftü onu kocaman ve paslı bir temel çivisiyle köprünün kemerlerinden birine sağ kulağından çiviletti. Mütevelli Ali Hoca elleri bağlı, aç susuz ve kulağından çivilenmiş olarak orada iki gün boyunca kaldı. Ölmeden önceki son sözleri, “çiviyi çıkarın, ezanı duyamıyorum” oldu.
Sonra kasabaya giren Avusturya birliklerini karşılamak üzere köprünün tam ortasındaki ‘kapiya’da bekleyen dini temsilciler İbrahim Molla, Müderris Hüseyin Efendi, Rahip Nikola ve Hahambaşı Davit Levi’nin üzerlerine ateş açıldı. Din adamları, köprünün altından akıp gitmekte olan Drina’nın köpüklü sularına düştüler.
Sonra savaşlar oldu. İnsanlar birbirini öldürdü. Savaşlardan birinde köprü de bombalandı ve yarı yarıya yıkıldı. Ali Hoca adlı bir kişi, “Allah Drina’yı terk etti” diye tarifsiz kederler içinde yürürken, köprünün o halini gördü ve bir kalp krizi geçirip, oracıkta öldü…
Benim kurguladığım bütün bunların aslını Ivo Andriç adlı bir adam güzelce yazdı. O kadar güzel yazdı ki, yazdıklarından ötürü kendisine Nobel Edebiyat ödülü verildi. Andriç bunları bir destan gibi yazdı. Yazdı, çünkü kendisi de oralıydı, orada yaşamıştı ve Drina nehri üzerine yapılan ünlü Drina Köprüsü ile o bölgede yaşanan tüm olayları ve insanları çok iyi biliyordu.
Drina Köprüsü adlı eseriyle 1961 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış olan Ivo Andriç, 9 Ekim 1892’de Travnik yakınlarındaki Dolac’da doğdu. Babası yoksul bir işçiydi. Zagreb, Viyana ve Krakow’da çeşitli okullarda Slav Dili ve Edebiyatı üzerine eğitim gördü.
Birinci Dünya Savaşı sırasında ‘Genç Bosnalılar’ adlı ulusal devrimci harekete katıldığı için tutuklandı ve üç yıl hapis yattı. Savaştan sonra Yugoslavya Krallığı’nın büyükelçisi olarak Budapeşte, Madrid, Cenevre ve Berlin’de görev yaptı.
Üniversite yıllarında edebiyatla ilgilenmeye başlayan Andriç, ilk önceleri şiir yazdı. Gece Yarısı adlı ilk şiiri 1911’de basıldı. Kendisi henüz iki yaşındayken babası veremden ölmüş ve Andriç, Bosna’da Drina nehri kıyısındaki Vişegrad adlı bir kasabada yaşayan halasının yanına gönderilmişti.
Çocukluğunu ve ilk gençliğini burada geçiren Andriç, kasabadaki en önemli yapı olan Drina Köprüsü’ne ilişkin hikaye ve efsanelerle büyüdü. Kendisi de bir Bosnalı olan ünlü Osmanlı Veziri Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın yaptırdığı bu köprünün öyküsünü yazmaya koyuldu. Bölgenin köprü yapılmadan önceki tarihini, köprünün yapılması sırasında yaşanan olayları, Osmanlıların bölgeden çekilmesini, yerlerine Avusturyalıların gelmesini ve son olarak da Yugoslavya’nın kurulmasını büyük bir destan halinde ve köprüyü romanın başkişisi olarak yazdı.
Köprünün başrolde olduğu romanda, bölgede yaşayan tüm insanları yani Sırpları, Boşnakları, Hırvatları, Türkleri, Avusturyalıları, Romenleri, Macarları, İtalyanları ve Çingeneleri kendi öyküleriyle birlikte canlandırdı ve ortaya tarih dekoru önünde geçen dev bir insanlık destanı çıktı.
Çok iyi tanıdığı bu halkları çarpıcı bir biçimde anlatan Andriç’in bunlardan hangisine mensup olduğu da zaman zaman tartışıldı. Sonunda onun Zagrep Üniversitesi’ne kayıt yaptırdığı sırada doldurduğu resmi dilekçede kendi el yazısıyla ‘Milliyeti Hırvat’ diye yazdığı belge ortaya çıktı ve Andriç, resmen bir Hırvat olarak kabul edildi.
Kendisini her zaman bir sosyalist ve hümanist olarak tanıtan, Balkanların karışık ve yoğun etnik gruplarını yazarken her zaman ‘yansız’ kalmaya özen gösteren Andriç’in aslında ‘ötekileri’ dışlayan bir Slav milliyetçisi olduğu da öne sürüldü. Örneğin İsmail Baliç, Şukriya Kurtoviç, Nihad Kreşevlyakoviç ve Adil Zülfiyarpaşiç gibi Bosnalı edebiyatçılar, Andriç’in eserlerindeki tüm Müslüman, Osmanlı ve ‘Türk’ figürlerin, ‘gerici’, ‘tutucu’ hatta ‘vahşi’ kişiler olarak canlandırıldığını iddia ettiler. Onların görüşlerine göre Andriç, ağır vergilerden kurtulabilmek için din değiştirip Müslüman olan Sırpları da eserlerinde ısrarla hep ‘Türk” olarak göstermişti ve bunu bilerek yapmıştı.
Ivo Andriç, bu yoldaki iddialara herhangi bir cevap vermedi. Bosna’yı, Balkanları ve orada yaşayan insanları yazmaya devam etti. Ver Elini Çocukluk, Uğursuz Avlu, Irgat Siman, Ömer Paşa, Veli Paşa’nın Oynaşı ve Bosna Hikayeleri gibi eserlerinde yine Sırpları, Türkleri, Boşnakları, Arnavutları, Makedonları, Rumları, Macarları, Romenleri, Yahudileri ve Çingeneleri yazdı. Yazıyla Balkan insanlarının bin bir nakışlı, ebemkuşağı renkli dev resimlerini yaptı.
Ivo Andriç, 13 Mart 1975’te Belgrad’da öldü. Tutkunu olduğu Drina adlı nehir ise binlerce yıldır yaptığı gibi akmaya ve elbette o zarif ve hüzünlü köprünün altından süzülerek geçmeye de devam etti...