İstanbul
Parçalı bulutlu
11°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
43,6062 %0.16
51,6027 %0.37
6.943,53 % 3,13
70.863,99 %4.391
Ara

Sanatçı çocuğu olmak: İlham değil, gölgede büyüyen bir kimlik travması

YAYINLAMA:
Sanatçı çocuğu olmak: İlham değil, gölgede büyüyen bir kimlik travması

Sanatçı çocuğu olmak çoğu zaman sanıldığı gibi ilham verici bir ayrıcalık değil, erken yaşta başlayan bir kimlik çatlağıdır. Çünkü bu çocuklar hayata “kim olacakları” sorusuyla değil, “kime benzeyecekleri” beklentisiyle başlar. Daha konuşmadan, daha üretmeden, daha hata yapmadan bir ismin, bir mitin ve çoğu zaman da bir efsanenin içine doğarlar.

Psikolojik açıdan bakıldığında, ünlü bir sanatçının çocuğu olmak, bireyselleşme sürecinin baştan sakatlanması anlamına gelir. Çocuk, kendisini tanımadan önce başkalarının gözündeki yansımayla tanışır. “Sen Picasso’nun oğlusun”, “Sen Bedri Rahmi’nin evladısın” cümleleri, masum bir tanımlama değil; çocuğun benliğine yerleşen görünmez bir komuttur. Bu noktadan sonra yapılan her resim, söylenen her söz, atılan her adım, bir karşılaştırmanın malzemesine dönüşür.

Bu durum psikolojik olarak özellikle narsistik ebeveyn figürüyle birleştiğinde yıkıcı hale gelir. Narsistik sanatçı ebeveyn, çocuğu bağımsız bir özne olarak değil, kendi büyüklüğünün devamı ya da vitrini olarak algılar. Çocuk ya ebeveyni yüceltmeye hizmet eder ya da onu tehdit etmeyecek kadar silik kalmalıdır. Böyle bir denklemde çocuk, kendisi olamaz; ancak bir rol oynayabilir.

Pablo Picasso’nun oğlu Paulo Picasso tam da bu rolün içine doğdu. Paulo, babasının dünyasında bir çocuk değil, neredeyse bir figürandı. Picasso onu zaman zaman modell olarak kullandı, zaman zaman yanına aldı, ama hiçbir zaman eşit bir özne olarak görmedi. Paulo gençliğinde resim yapmayı denedi, sahne tasarımlarıyla ilgilendi, sanatın içinde bir yer bulmaya çalıştı. Ancak yaptığı her iş, otomatik olarak babasıyla karşılaştırıldı. Eleştirmenler onun çalışmalarına bakarken fırçaya değil soyadına odaklandı. “Picasso’nun oğlu için fena değil” cümlesi, aslında en ağır yıkım biçimlerinden biridir; çünkü başarıyı bile küçültür.

Bu tür çocuklarda sık görülen bir psikolojik durum ortaya çıkar: ödünç kimlik. Başarı hissi yaşanmaz, çünkü başarı bile kişiye ait değildir. Paulo Picasso da zamanla üretmekten çok kaçmaya, kendini dağıtmaya başladı. Alkol bağımlılığı, öfke patlamaları ve derin bir değersizlik duygusu hayatının merkezine yerleşti. Sorun yetenek değildi; sorun, kendisine ait bir alanın hiç olmamasıydı.

Benzer ama daha sessiz bir hikâye **Claude Monet’nin oğlu Michel Monet’de görülür. Michel resim yaptı, sanatı tanıdı, ışığı babasından öğrendi. Ancak o, babasıyla yarışmayı bilinçli olarak reddetti. Sergi açmadı, görünür olmayı istemedi, sanatçı kimliğini geri plana çekti. Bunun nedeni tembellik ya da yetersizlik değil, psikolojik bir savunmaydı. Çünkü Michel Monet için sanat dünyasında görünür olmak, sürekli bir karşılaştırma travmasına maruz kalmak demekti. O da geri çekilmeyi, babasının mirasını koruyan ama onunla yarışmayan bir pozisyonu seçti. Bu seçim çoğu zaman “siliklik” olarak okunur; oysa aslında ruhsal bir hayatta kalma stratejisidir.

Bu noktada gölge benlik kavramı devreye girer. Jung’un tanımladığı gölge, bireyin bastırılan, kabul görmeyen yönlerini içerir. Sanatçı çocuklarında gölge benlik çoğu zaman iki biçimde oluşur: Ya “asla onun kadar iyi olamam” düşüncesiyle bastırılan yetenekler ya da “onun tam tersi olmalıyım” diyerek sanatın tamamen dışına çıkma hali. Her iki durumda da kişi, kendine göre değil, ebeveyne göre şekillenir.

Auguste Rodin’in gölgesinde kalan Camille Claudel bu sürecin en trajik örneklerinden biridir. Claudel yalnızca görmezden gelinmedi; sürekli olarak Rodin üzerinden tanımlandı. Bu uzun süreli değersizleştirme, onun benliğini parçaladı. Sonunda yalnızlaştırıldı, susturuldu ve üretimi değil, kırılganlığı konuşuldu. Bu bireysel bir çöküşten çok, narsistik bir sanat düzeninin sonucuydu.

Türkiye’de de tablo farklı değildir. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun eşi olan Eren Eyüboğlu’nun yıllarca ikinci plana itilmesi, sadece kültürel değil, psikolojik bir meseledir. Sürekli olarak bir “yan rol”e hapsedilen birey, zamanla kendi merkezinden uzaklaşır. Zeki Müren örneğinde ise çocuk olmamasına rağmen, sanatçı kimliğinin insan kimliğini bastırdığı başka bir travma türü görülür: Kutsallaştırılarak yalnızlaştırılmak.

Sanatçı çocuklarında sık rastlanan ortak duygu “eziklik”tir; ama bu kelime gündelik anlamıyla değil. Bu eziklik, yetersizlikten değil, kendine ait bir alan bulamamaktan doğar. Kendi sesinin, kendi hızının, kendi hatalarının olmasına izin verilmemesinden. Bu yüzden bazıları üretimi bırakır, bazıları başka alanlara kaçar, bazıları ise bağımlılıklara sığınır. Sorun yetenek eksikliği değil, psikolojik alan darlığıdır.

Belki de en acı gerçek şudur: Sanat dünyası bu çocuklardan ya bir mucize bekler ya da sessizlik. Oysa ruh sağlığı açısından insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, sıradan olabilme hakkıdır. Sanatçı çocuğunun ise bu hakkı neredeyse hiç yoktur.

Bu yüzden sanatçı çocuğu travması, bireysel bir mesele değil; toplumsal bir körlüğün sonucudur. Ve biz bu körlüğü konuşmadıkça, yeni kuşaklar aynı gölgelerin altında ezilmeye devam edecektir. Elbette başarılı olan sanatcı çoçukları oldu fakat bu beş parmağın beşini geçmez.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *