Dünyada en yaygın görülen kanser türü olan meme kanserinin geleneksel tedavi protokollerinde, tümörün cerrahi operasyonla alınmasının ardından hastalığın nüksetmesini önlemek amacıyla rutin olarak kemoterapi uygulanıyor. Ancak saç dökülmesi, mide bulantısı, kronik yorgunluk ve cilt problemlerinin yanı sıra kısırlık, erken menopoz ve bilişsel bozukluklar gibi kalıcı yan etkilere yol açan kemoterapi, hastalar için hem fiziksel hem de psikolojik olarak ağır bir yük oluşturuyor. Bilim insanlarının uzun yıllardır üzerinde çalıştığı kişiselleştirilmiş tıp çözümleri, bu ağır sürecin hangi hastalar için gerçekten gerekli olduğunu belirlemede nihayet somut bir başarıya ulaştı.
The Guardian'da yer alan habere göre; İngiltere, Norveç, İsveç, Avustralya, Yeni Zelanda ve Tayland'da eş zamanlı yürütülen uluslararası Optima araştırmasının sonuçları, Amerika Birleşik Devletleri'nin Chicago kentinde toplanan Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) yıllık buluşmasında kamuoyuna duyuruldu. UCL Kanser Enstitüsü ve Glasgow Üniversitesi iş birliğiyle gerçekleştirilen bu kapsamlı klinik çalışmada, yeni teşhis konmuş 4 bin 429 hasta mercek altına alındı.
Tümör dokusundaki elli gen analiz ediliyor
Araştırmanın odağında, küresel tanı şirketi Veracyte tarafından geliştirilen ve "Prosigna" adı verilen çığır açıcı bir genomik test yer alıyor. Cerrahi müdahale veya iğne biyopsisi ile alınan tümör dokusu örnekleri üzerinde uygulanan bu test, kanserli hücrelerin büyümesinde rol oynayan 50 farklı genin aktivitesini detaylıca analiz ediyor. Hücrelerin moleküler alt tipini saptayan teknoloji, hastalığın önümüzdeki 10 yıllık süreçte vücutta yeniden tekrarlama riskini puanlayarak hekimlerin eline net bir karne veriyor. Test sonucunda düşük risk skoru elde eden hastaların, kemoterapinin ağır toksisitesine maruz kalmadan sadece hormon tedavisiyle güvenle takip edilebileceği kanıtlandı.
Beş yıllık takip sonuçlarında fark çıkmadı
Çalışmaya katılan ve dünya genelindeki meme kanseri vakalarının yaklaşık yüzde 80'ini oluşturan hormon duyarlı (hormon-pozitif) kanser türüne sahip 40 yaş ve üzeri hastalar iki ayrı gruba ayrıldı. Standart tedavi grubundaki hastalara kemoterapi ve ardından hormon tedavisi uygulanırken; ikinci gruptaki hastalar Prosigna testine tabi tutuldu. Test puanı düşük çıkan hastalar kemoterapi almadan sadece hormon tedavisiyle izlendi. Beş yıl süren titiz takibin ardından, kemoterapi alan hastaların yüzde 94,8'inin, kemoterapiyi atlayıp yalnızca hormon tedavisi görenlerin ise yüzde 93,6'sının hayatta ve tamamen kansersiz olduğu saptandı. İki grup arasındaki yüzde 1,2'lik minimal farkın klinik açıdan önemsiz olduğunu belirten uzmanlar, düşük risk grubundaki hastalara kemoterapinin hiçbir ek fayda sağlamadığını duyurdu.
Uluslararası tedavi kılavuzları değişiyor
Optima araştırmasının baş araştırmacısı ve UCL Kanser Enstitüsü Öğretim Üyesi Profesör Rob Stein, elde edilen bulguların meme kanseri bakımında uzun süredir devam eden bir ikilemi çözdüğünü vurguladı. Stein, "Bulgularımız, geleneksel klinik özelliklere güvenmek yerine tümör biyolojisini rehber edinerek hastaları kemoterapinin duygusal ve fiziksel yüklerinden koruyabileceğimizi gösteriyor" dedi. Glasgow Üniversitesi'nden Profesör Iain MacPherson ise bu çalışmanın dünya genelindeki sağlık sistemlerinde kaynakların daha etkin ve kanıta dayalı kullanılmasına olanak tanıyacağını ve küresel tedavi kılavuzlarında köklü bir değişim başlatacağını ifade etti.