İstanbul
Hafif yağmur
9°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
45,2057 %0
53,0405 %-0.11
6.703,28 % -0,19
78.162,50 %-0.097

Ertelenmiş gelecek: bu evde/ülkede genç olmak

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Ertelenmiş gelecek: bu evde/ülkede genç olmak

İnsan bazen en çok evinde üşür.

Bazı hikâyeler vardır; okursunuz, biter. Bazılarıysa bittiğinde başlar. Elimde bir öykü kitabı var. Arkamda birazı mor birazı mavi çiçekleriyle çok hızlı büyüyen ve oldukça da uzun ömürlü olan mor salkımları. Denk mi geldi yoksa bir öğrencim tarafından elime tutuşturulduğundan artık -benim için- huzurun temsili olmasından mı bilemem. Sonuçta gölgesindeyim güneşi seven bu süs bitkilerinin.

Elimde Aylin Balboa’nın Ateş Sönene Kadar öykü kitabı var. Tam da o ikinci türden: Bazılarıysa bittiğinde başlar, dediğim. Okur bitirir, ama metin okuru bırakmaz. İçine yerleşir, sızar, evin en görünmez köşesine ilişmiş eski bir koku gibi kalır. Odun kokusu bu. Petekli evde büyüdüm oysa. Üç yaşım görmüş sobayı kömürleriyle birlikte.

Bu eserde mesele yalnızca bir bireyin hikâyesi değildir; mesele, bir kuşağın ısınamama hâli. Bugünün gençleri… Bu ülkenin en gürültülü sessizliği gibiler. Çokça konuşuluyorlar ama nadiren gerçekten dinleniyorlar. Kalabalıklar içindeler ama kendilerini anlatacak dili ya bulamıyorlar ya da o dil çoktan başkalarının sloganlarına dönüşmüş. Çalınmış. O da!

Bu gençler nasıl ailelerde büyüdü?

Bir ev düşünün: Duvarlarında “sabret” yazılı, “tasarruf et”, şükret” var bir de. Salonunda televizyonun hiç kapanmadığı, mutfakta çayın eksik olmadığı ama sohbetin hep yarım kaldığı bir ev. Anne babaların çoğu kötü insanlar değil; aksine çoğu iyi niyetli, çalışkan, yorulmuş insanlar. Fakat onlardan öncekiler daha mı az yorulmuştu? Bu yorgunluk bazen sevgiyi erteler. Behçet Necatigil’in dizelerini buraya eklemeyeceğim zaten duyuyorsunuz şiiri: Sevgileri yarınlara...

Bir baba düşünün: Hayatı boyunca “doğruyu” yapmış ama bir gün olsun mutlu olup olmadığını sormamış kendine.
Bir anne düşünün: Çocuğunu korumak isterken onu hayata karşı çıplak bırakmış.

Bu evlerde büyüyen gençler, duygularını ya saklamayı öğrendi ya da abartarak anlatmayı. Ortası yoktu çünkü ortayı gösterecek bir model yoktu.

Bizim kuşak, kendine ait bir çocukluk bulamadı bu odalarda.

Politikadan bağımsız değil bu hikâye. Bu ülkede genç olmak, biraz da sürekli ertelenmiş bir gelecek demek. “Şimdi değil, sonra” cümlesiyle büyütülen bir nesil… Ancak o “sonra” hiç gelmiyor. Çünkü her kriz, her seçim, her yeni gündem, o geleceği biraz daha ileri itiyor. Gençler ise beklerken yaşlanmayı öğreniyor.

Burada bir ironi saklı: Büyükler gençlere “sabırsız” diyor. Oysa bu ülkenin en sabırlı insanları belki de onlar. İşsizliği bekliyorlar, özgürlüğü bekliyorlar, sevilmeyi bekliyorlar. Beklerken de ironiyi keşfediyorlar. Çünkü başka türlü dayanılmaz bu olanlar ve olmayanlar.

Hakikat bazen öyle çıplaktır ki onu ancak edebiyat giydirebilir.

Ben ona kaçıyorum. Edebiyata. Onu keşfettiğimden beri konuşabiliyorum adeta. Bugünün gençliği de kendini doğrudan anlatamıyor çoğu zaman; mizaha, ironiye, hatta absürtlüğe sığınıyor. Çünkü gerçek, çıplak hâliyle fazla yakıcı.

Bu toplum, çoğu zaman gençlere bir sahne değil, bir sınav sunuyor. Sürekli ölçülen, tartılan, kıyaslanan bir hayat. Kim daha başarılı, kim daha “makul”, kim daha “bizden”… Bu ölçülerin arasında kaybolan bir şey var: İnsan olmak.

Bazı üşümeler, dışarıda değil; insanın kendi evimizde başlıyor. Bunu sadece Balboa’nın kitabına değil, bugünün Türkiye’sine de görebiliriz. Bu öyküler  bize sadece hikâye anlatmaz; bir ülkenin iç sesini açığa çıkarır. Aylin Balboa’nın Ateş Sönene Kadar’ı tam olarak bunu yapıyor. İki genç kadının, iki arkadaşın hayatına bakarken aslında aynı evin farklı odalarında büyümüş milyonlarca gencin hikâyesine dokunuyor.

O iki kız…
Biri susmayı öğrenmiş, diğeri anlatmayı. Fakat ikisinin de ortak bir dili var: Eksik bırakılmışlık.

Çünkü mesele sadece bireysel değil. O kızların aileleri, bu ülkenin ortalama hikâyesi. İyi niyetli ama yaralı ebeveynler. Sevgiyi göstermek yerine görev sandıklarını yerine getiren anne babalar. Çocuğunu korumak isterken onun ruhunu ihmal eden bir düzen.

Bir baba düşünün: Evde var ama aslında yok.
Bir anne düşünün: Her şeyi düşünüyor ama çocuğunun içinden geçenleri değil.

Ve o iki kız… Aynı şehirde, aynı çağda, farklı evlerde ama benzer yalnızlıklarla büyüyor. Biri daha erken fark ediyor; diğeri daha geç. Ancak ikisi de aynı gerçekle yüzleşiyor: İnsan bazen en çok, ‘evim’ dediği yerde yalnız kalır.

Bu yabancılık, bugünün gençliğinin en tanıdık duygusu.

Onlara “çok hassassınız” deniyor.
Oysa mesele hassasiyet değil, maruz kalınan sessizlik.

Onlara “şükredin” deniyor.
Ama o şükür, anlaşılamayan bu boşluğu doldurmuyor.

Bu yüzden bugünün gençleri ya susuyor ya da bağırıyor. Arası yok. Çünkü orta yolu gösterecek bir dil hiç öğretilmedi onlara.

Politika da bu hikâyenin dışında değil. Tam ortasında. Çünkü bu ülkede aile dediğimiz şey, çoğu zaman politikanın aynası olarak işliyor: Hiyerarşik, sorgusuz, biraz korkulu. Çocuklar söz almayı değil, söz kesilmesini öğreniyor.

Okullar?
Ezberin kutsandığı, merakın şüpheyle ya da korkuyla karşılandığı yerler haline dönüşüyor.

Toplum?
Sürekli “nasıl görünmeliyim” sorusunu “nasıl hissediyorum” sorusunun önüne koyan büyük bir sahne.

İşte o iki kızın hikâyesi burada büyüyor. Ailelerinin söylemedikleri, toplumun dayattıkları, ülkenin susturdukları arasında.

Ve biz o hikâyeyi okurken üzülerek şunu fark ediyoruz:
Bu sadece onların hikâyesi değil.

Bu ülkenin gençleri, çocukluklarını tam yaşayamadı. Gençliklerini de kuramıyorlar. Hep bir arada kalmışlık hâli: Ne tamamen bağımsız ne gerçekten bağlı. Ne tam sıcak ne tamamen soğuk.

Bir tür, ılık yalnızlık.

Bu ılık bir yalnızlık.

Roşan ORHAN

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız