Türkiye’de iklim krizine sıra gelmiyor
Bir vatandaş düşünün. Adı Ayşe olsun.
İklim krizini yıllardır duyuyor ama kendisini ne kadar ilgilendirdiğini yeni yeni anlamaya başlıyor. Eskiden televizyonda eriyen buzulları görünce üzülüp geçiyordu ama şimdi yaz gecelerinde uyuyamayınca, pazardan aldığı sebzeler torbayı doldurmadan parası bitince, memleketindeki akrabaları “Bu yıl da yağmur yağmadı” deyince durup düşünmeye başlıyor.
“Bu iklim meselesi galiba benim hayatımın da içinde.”
Uzmanları okumaya başlıyor. Sıcaklıkların neden arttığını, kuraklığın tarımı nasıl etkilediğini anlamaya çalışıyor. Gıdadaki her fiyat artışının iklimden kaynaklanmadığını, ama üretimi zorlayan sıcaklığın ve susuzluğun geçim sıkıntısına yeni yükler ekleyebildiğini öğreniyor.
Tam biraz daha okuyacak, bir haber düşüyor önüne. Belediyelerde kriz. Belediyelere yönelik yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları. Bu kez kamu parasının nasıl kullanıldığını anlamaya çalışıyor Ayşe. Suçlamaları okuyor, yanıtları dinliyor. Bir taraf yolsuzluk diyor, diğer taraf siyasi müdahale. İddia, savunma, delil, mahkeme kararı birbirine karışıyor. Ayşe hem gerçeği öğrenmek hem ödediği vergilerin hesabını görmek istiyor.
İklimle ilgili açtığı sayfa telefonunda bekliyor. Bir süre sonra tekrar okumaya niyetleniyor. Bu kez başka bir dosya, başka bir tartışma. Akşam haberlerinin konusu değişiyor, ertesi sabah herkes onu konuşuyor. Ayşe yine ülkesinde neler olduğunu anlamaya uğraşıyor. Bu kez bir başka kriz, Fon krizi.
Şimdi konu iyice yakınına geliyor. Kendisi yatırım yapmamış olsa bile bir tanıdığının birikimi fonda. Emeklilik için ayırdığı para, çocuğunun eğitimi için biriktirdiği para… “Ne zaman geri alacak? Ne kadarını alabilecek?”
SPK’yı da öğreniyor Ayşe. Tera, Pusula, Atlas ve Hedef havalarda uçuşan kelimeler. Tam anlaşılmıyor mesele ama işin içinde siyasetçiler, eski MİT çalışanları, bakan yardımcıları.. Ama Ayşe’nin aradığı cevap kim bu fonlardan nasıl haksız kazanç elde ettiği değil; tanıdığının parasına ne zaman ulaşacağı. Bu arada İklim sayfası hâlâ açık. Okuyacak.
Aaaaa, bu kez futbol gündemi karşısına çıkıyor. Hakem camiasında kriz. Hakemlerin bahis hesapları, bahis oynama tespitleri, soruşturmalar, disiplin süreçleri… “Peki ben neye güveneceğim?” Ayşe’nin kafasındaki soru artık yalnızca hangi krizin daha önemli olduğu değil. Parasını, vergisini, izlediği maçın adaletini kimin koruduğu.
Biz iklim gazetecileri ise anlatmaya devam ediyoruz: Dünya ısınıyor. Su kaynakları zorlanıyor. Geleceğe hazırlanmalıyız. Ayşe itiraz etmiyor. Hatta anlamak istiyor. Fakat her yeni gündem, bir önceki sorusunu yarım bırakıyor. İklim krizini öğrenmeye ayıracağı dikkat, ülkesindeki diğer krizleri çözmeye çalışırken tükeniyor.
Sonra bir toplantı adı duyuyor COP31. İklim Krizinin konuşulacağı dünyanın en kapsamlı toplantısı bu sene Türkiye’de yapılacakmış. TV ler de birileri sıklıkla konuşuyor. Bakanlar, yöneticiler, akademisyenler, STK lar. Büyük hazırlıklardan söz ediliyor. Dünya Antalya’ya gelecekmiş. Kasım ayının başında.
“Demek ki bu iklim konusu çok önemli. Peki burada ne konuşulacak? Benim hayatımla ne ilgisi var? ”Yazlar artık hep böyle sıcak mı olacak? Suyumuz yeterli mi? Sofralara yeterli gıda konulabilecek mi? Çocuklar nasıl bir ülkede, nasıl bir dünyada yaşayacak?
Ayşe bu soruların cevabını bulmaya çalışadursun, ülkemiz de krizi üstüne kiriz eksik olmuyor. Türkiye’de iklim krizine sıra gelmiyor. Bu cümleyi vatandaşın ilgisizliğini eleştirmek için kurmuyorum. İlgilenmek isteyen insanın bile dikkatini bir konuda tutamadığı bir ülke gündemini anlatmak için kuruyorum.
Üstelik aynı gündem, COP31’e gelecek insanların Türkiye’yi tanıdığı resmin de bir parçası.
Belediyelere yönelik davalar ve bunların etrafındaki siyasi tartışmalar uluslararası basında da yer buluyor. Reuters’ın İmamoğlu davasına ilişkin haberleri ve hatta Fon krizi ile ilgili haberlerbunun bir örneği. Elbette buradan, Antalya’ya gelecek herkesin aynı kanaate sahip olacağı sonucu çıkmaz. Ancak Türkiye’nin dünyaya görünen yüzünün yalnızca zirve tanıtımlarından oluşmadığı açık.
Benim sorum şu: İklim konusunda işbirliği yapmak için Türkiye’ye gelenler, ülkenin kurumlarına ne kadar güven duyabilecek?
İklim için para bulunmasını konuşurken o paranın hesabının nasıl verileceğini de konuşacağız. Kentleri afetlere hazırlamaktan söz ederken kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını da önemseyeceğiz. Vatandaştan dönüşüme katılmasını isterken ona verilen sözlerin tutulup tutulmadığını da sorgulayacağız.
Çünkü iklim mücadelesi uzun vadeli kararlar, ortak emek ve güven gerektiriyor.
Ayşe’ye dönelim. Telefonunda araştırdığı iklim yazısını hâlâ okumadı. Ama sıcak geceler bitmedi. Pazardaki torbası dolmadı. Memleketindeki yağmur endişesi geçmedi.
Gündemi değişti; hayatındaki iklim riski değişmedi.
COP31’e hazırlanırken Ayşe’nin de bu konuşmanın içinde olmasını istiyorsak, önce onun yarım kalan sorularını duymalıyız. Çünkü biz başka krizlerle meşgulken iklim krizi kendi sırasını beklemiyor.