İstanbul
Parçalı az bulutlu
14°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
49,1684 %0.07
55,0439 %-0.55
6.537,61 %-0.08
85.559,16 %0.86

İki Aylık Fırçadan "Usta" Çıkar mı?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
İki Aylık Fırçadan "Usta" Çıkar mı?

En baştan açıkça söyleyeyim: İSMEK’leri, Halk Eğitim merkezlerini, yerel atölyeleri sonuna kadar destekliyorum. Vaktiyle imkân bulamamış, içinde yetenek barındıran veya sadece ruhunu doyurmak isteyen insanların yaş gözetmeksizin fırçayla, çamurla, renkle tanışması son derece kıymetli bir sosyal köprüdür. Sanatın herkes için erişilebilir olmasına, iyileştirici gücüne en ufak bir itirazım olamaz.

Benim desteklemediğim ve hatta içten içe öfkelendiğim şey çok başka: İki ay kursa gidip, eline palet aldıktan sonra "Ben artık oldum, en iyi resmi ben yaparım" küstahlığıyla ortaya dökülenler...

Bugün ortalık, birkaç haftalık eğitimden sonra salon kapatıp sergi açan, duvara iki renk sürüp kendini yıllarını bu işe adamış profesyonel sanatçılarla bir tutan fütursuz bir özgüvenle dolup taşıyor. Ne yazık ki bu hızlı tüketim çağında sanat; çileli, sabır gerektiren bir yolculuk olmaktan çıkarılıp ucuz bir vitrin süsüne dönüştürülüyor.

Üstelik bu niteliksizlik sadece figüratif veya klasik resimle de sınırlı kalmıyor; "kavramsal sanat" ve "performans" kılıfı altında iyice çığırından çıkıyor. Sosyal medyada Vileda fırçasıyla tuvale boya sürmeyi sanat sanan, dümdüz boyanmış tek renk bir tuvalin önüne geçip derin felsefi anlamlar çıkarıyormuş gibi yapan koca bir güruh türedi. Oysa arkasında ne bir alt yapı ne de teknik bir birikim olan o dümdüz boyadan hiçbir şey çıkaramazsınız.

Aynı komediyi performans sanatı adı altında da izliyoruz. Amerika’daki galerilerde duvara koli bandıyla muz yapıştırıp buna yüz binlerce dolar değer biçenlerden, MoMA’da günlerce birbirinin yüzüne bakıp çığlık atan veya soyunup kapı eşiğinde durmayı "derin bir varoluşsal kriz" diye satan absürt örneklerden tutun; bizde Mersin Üniversitesi gibi akademi çatısı altında bile performans sanatı kılıfıyla kirli fırça suyunu sağa sola fırlatıp kendilerini yere atan, sosyal medyada alay konusu olan mizansenlere kadar...

İşin acı tarafı; tüm bu süreç, günümüz sisteminin yorulmuş, tükenmiş ve anlam arayışındaki insanlarını kullanma halidir. İnsanlara hızlıca "sanatçı" unvanı satılarak içi boş bir tatmin duygusal pazarlanıyor. Oysa temelde teknik, emek ve fikir olmayınca; adı ister kavramsal sanat olsun ister performans, ortaya çıkan tek şey maskaralık oluyor.

İster akademik bir güzel sanatlar fakültesinde yıllarca dirsek çürütülsün, ister bir kurs kürsüsünde hobi olarak başlansın; insanın da sanatın da değişmez ilk kuralı bellidir: Önce edep, sonra haddini bilmek.

Tasavvufun o köklü düsturu "Edep ya hu", hayatta olduğu kadar sanatta da geçerlidir. Sanatta edep; tekniğe, malzemeye, tarihe ve hepsinden önemlisi o sanatın geçmişine duyulan derin saygıdır. Bir sanatı "yapabilmek" ile o sanatın "ustası olmak" arasındaki devasa mesafe, çilesi çekilmemiş bir yolun yolcusu olup hemen menzile vardığını iddia etmemekten geçer. Çünkü sanat, her şeyden önce sebat etmektir. Yıllarca o boyanın kokusunu yutmak, başarısız denemelerin üstünü defalarca kapatmak, fırçayla yatıp fırçayla kalkmak ve o arayışın içinde demlenmektir.

 Salvador Dalí... Sanat tarihinin en kural tanımaz, en dahi isimlerinden biriyken kendisine "Sanata ne kattınız?" diye sorulduğunda şu cevabı verir: "Sanata hiçbir şey katmadım, kendimi oldukça kötü bir ressam olarak görüyorum." Dalí, Velázquez, Vermeer ya da Raphael kadar iyi resim yapabildiği günün ertesi haftasında öleceğine inanarak, öğrenmeye ve üretmeye devam edebilmek için "kötü" resimler yaptığını iddia eder.  

Dalí bile Velázquez’lerin, Vermeer’lerin mirası karşısında kendi devasa egosunu kenara çekip diz çökerken; bugün birkaç aylık kurs geçmişiyle sergi açıp kendilerini gerçek sanatçılarla eşitlemeye kalkışanlar, sanata ve o sanatın hafızasına büyük bir saygısızlık yapıyor.

Asıl belirleyici olan; kişinin fırçasının nerede bittiğini, bilgisinin nerede yetersiz kaldığını bilecek kadar haddini bilmesi ve sanata hak ettiği zamanı, sebatı sunabilmesidir. Sanatın iyileştirici gücüne evet; ama sanatın basitleştirilmesine, sistemin insanları kullanmasına ve sebat etmeden "olduk" diyenlerin fütursuzluğuna karşı biraz edep, biraz da alçakgönüllülük...

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız