Ertelenmiş mutluluk geçici yoksulluk
Her iki dünya savaşının ardından sadece savaşa katılan, kazanan, kaybeden ülke halkları değil neredeyse tüm dünya etkilenmişti savaşın ekonomik ve sosyal sonuçlarından. Özellikle ikinci dünya savaşı çok daha ağır tahribata yok açmış, zaten birinci dünya savaşı ile fazlasıyla yıpranmış halklar iyice sefalete mahkum olmuştu. Mutsuz, yoksul ve aç halkları ayağa kaldırabilecek hiçbir şey kalmamıştı umuttan başka.
Bu umut arayışı maalesef önceleri her iki savaş sonrasında ortaya çıkan diktatörler tarafından dolduruldu. Halklar, uzun yıllar bu duygu sömürüsü üzerinden yoksul ve baskı altında yaşadılar. Yoksul ve açtılar ama mutlu ve refah içinde yarınların umudu hem kendilerini hem de diktatörleri ayakta tutuyordu.
Bu acı ve yoksulluk dışında bir şey üretmeyen dönemin ardından 60’lı ve 70’li yıllarda dünyada eşitlik, özgürlük ve barış arayışları kitlesel eylemlere dönüşüyordu. Bu sefer umut, diktatörlerin insafından halkların kitlesel hak arama sürecine dönüşmüştü ama bu süreç te 80’lerden itibaren yükselen küreselleşme ve neoliberal ekonomik sisteme yenik düştü maalesef. Bugünse bambaşka bir ekonomik, sosyal ve siyasal bir iklimde yaşamaktayız.
Biraz daha yerele dönecek olursak.
Kitlelerin ve bireylerin, gerek ekonomik gerekse özgürlükler alanlarında yaşamakta oldukları sıkıntılar ile bu sıkıntıların kaynağı arasındaki sebep sonuç ilişkisini sağlıklı bir şekilde kuramaması sorunun ve çözümünün baş aktörü olsa gerek.
Peki bu ilişkinin kurulmasına engel olan nedir?
Elbette ki toplumun farklı kesimleri için farklı nedenler ön plana çıkabilir ama bir genelleme ile yaklaşacak olursak birkaç etken ön plana çıkmakta.
İlk olarak, birey kendisine vadedilen daha adil ve insanca bir düzenin dünyasını tasavvur etmekte zorlanmakta bunu çok ta mümkün görmemekte. Buna karşın, her türlü olumsuzluklarına rağmen içinde yaşadığı düzeni tercih etmekte, korumaya çalışmakta. Aslında bireyin kendisini yoksul ve baskı altında bırakan bu sistemle sorunu da yoktur. Başka bir deyişle bilinç seviyesi bu ilişkiler ağına hakim olmak için yeterli değildir. Birey yaşadığı ekonomik ve sosyal sorunların sorunlu bir düzenden kaynaklandığına yoğunlaşmak yerine, bulunduğu konumda geçici olarak bulunduğuna inandırır kendini. Mevcut sistemden yararlanarak kendisinin de bir gün sınıf atlayacağına dair kuvvetli bir kanaatle öfkesini hapseder, bastırır, gizler.
Sonuç olarak, liberal demokratik sistemi ayakta tutan, ona hayat veren, bireylerin bu zaafı olsa gerek. Ne kadar adaletsiz olsa da, sistemin öğüttüğü bireylerin en az sistemin asıl sahipleri kadar savunucusu olabilmeleridir.