İstanbul
Açık
21°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
46,8605 %0.02
53,5452 %0.07
6.219,83 % 0,57
62.590,27 %-0.717

İnsan, kendi hayatının tek yazarı mıdır?

YAYINLAMA:
İnsan, kendi hayatının tek yazarı mıdır?

İnsan, başarıyı kazandığında yalnızca mutlu olmaz; çoğu zaman onun tek sahibi olduğuna da inanır. Çünkü çocukluğumuzdan itibaren aynı hikâyeyi dinlemişizdir: Yeterince istersen yaparsın, yeterince çalışırsan başarırsın… Bu yüzden bir süre sonra başarıyı emeğin doğal karşılığı olmaktan çıkarıp karakterimizin kanıtı hâline getirdik. Başaranlar bunu hak etmişti; başaramayanlar ise yeterince istememiş, yeterince mücadele etmemiş ya da bir yerde yanlış yapmış olmalıydı.

İlk bakışta bu düşünce adil görünür. Çünkü emek gerçekten de başarı için vazgeçilmezdir. Fakat orada fark etmeden aştığımız bir eşik vardır. Artık başarıyı yalnızca ve mutlak surette emekle açıklamaya, başarısızlığı da yine yalnızca ve mutlak surette bireyin omuzlarına yüklemeye başlamışızdır. İşte burada, çalışmayı öven masum bir ilke, insanı ve hayatı eksik okuyan bir dünya görüşüne dönüşür.

İnsan gerçekten kendi hayatının tek yazarı mıdır?

Emek elbette önemlidir; fakat emek hiçbir zaman boşlukta var olmaz. Her çaba, insanın seçmediği koşulların üzerinde yükselir.

Modern dünya ise bize yalnızca çalışmayı değil, başarıyı tamamen sahiplenmeyi de öğretiyor. Belki de bu yüzden, başarı tevazu üretmek yerine kibri; başarısızlık ise anlayış üretmek yerine yargıyı besliyor.

***

Bugün başarı hikâyelerini dinlemeyi seviyoruz. Bir iş insanı, bir sporcu, bir sanatçı, bir yazar ya da bir akademisyen kürsüye çıkıyor ve bize hayatını anlatıyor. Çoğu hikâyenin ortak bir dili var. “Çalıştım, vazgeçmedim, pes etmedim, başardım…”

Bu anlatılarda emek gerçektir; kimsenin bunu inkâr etmesi mümkün değildir. Fakat dikkat çekici olan, başka bir şeydir. Hikâyenin görünen kahramanı yalnızca bireydir. Onu o noktaya taşıyan görünmeyen koşullar ise genellikle büyük oranda silinmiştir. Sanki doğduğu aile, karşılaştığı insanlar, yaşadığı dönem, içinde bulunduğu toplum, tesadüfler ve talih, bu hikâyenin hiç parçası değilmiş gibi...

Bugünün insanı başarısını anlatırken yalnızca kendi iradesini görüyor; başarısızlığı açıklarken de aynı ölçüyü başkalarına uyguluyor. Böylece “Ben (başarıyı) hak ettim." cümlesi, fark edilmeden "Demek ki o da (başarısızlığı) hak etti." yargısına dönüşüyor.

Oysa bundan yaklaşık iki bin üç yüz yıl önce yaşayan Çinli düşünür Zhuangzi, insanın tam da bu noktada yanıldığını söylüyordu. Ona göre insanın en büyük hatalarından biri, kendisini tamamen kendi eseri sanmasıydı…

***

Başarı hikâyeleri, çoğu zaman eksik yazılmış otobiyografilerdir. Sayfalar boyunca kararlılıktan, disiplinden, fedakârlıktan söz edilir; fakat bütün bunları mümkün kılan zemin çoğunlukla görünmez.O hikâyelerde doğru ailede doğmanın, hangi ülkede ve nasıl bir eğitim sisteminin içinde büyümenin, çocukluk yıllarında karşınıza çıkan insanların, içinde yaşadığınız ekonomik ve toplumsal dönemin, sahip olduğunuz bedenin, mizacınızın, iyi bir öğretmene rastlamanın ya da tam umudunuzu kaybetmişken elinizden tutan birinin payı çoğu zaman dipnottan öteye geçmez. Sanki bütün bunlar hayatın değil de yalnızca dekorun parçasıymış gibi davranılır. Oysa insanın hikâyesini yazan şey, yalnızca kendi tercihleri değil; seçme şansı hiç olmadığı başlangıçlar da vardır. Aynı sınava hazırlanan iki öğrenciyi düşünelim. Biri sessiz bir odada, düzenli beslenerek, ihtiyaç duyduğu kaynaklara ulaşarak çalışıyor. Diğeri ise her gün ekonomik kaygıların, aile içi sorunların ya da derin belirsizliğin içinde aynı sınava hazırlanıyor. Sınav günü geldiğinde ikisine de aynı soruyu soruyoruz: "Ne kadar çalıştın?" Oysa bu sorudan önce sorulması gereken başka bir soru var: "Çalışabilmek için aynı imkânlara sahip miydiniz?"

Başarılı bir girişimcinin hikâyesini dinlediğimizde çoğu zaman cesaretinden, çalışkanlığından ve vizyonundan söz ediyoruz. Bunlar elbette başarıda pay sahibidir. Fakat aynı kişinin hangi ekonomik dönemde işe başladığını, sermayeye ne kadar kolay ulaşabildiğini, doğru insanlarla ne zaman karşılaştığını ya da içinde bulunduğu sektörün tarihsel fırsatlarını daha az görüyoruz. Başarıyı yalnızca bireyin hanesine yazarken, onu mümkün kılan koşulları tarihin sessiz ayrıntıları gibi kenara itiyoruz.

Bugün dünyanın en başarılı teknoloji girişimcilerinden birini, aynı zekâsı, aynı çalışkanlığı ve aynı karakteriyle iki yüz yıl önce dünyaya getirseydik, yine aynı başarı hikâyesini yazabilir miydi? Ya da bugün savaşın ortasında doğan bir çocuk, aynı yeteneklere sahip olsa bile aynı hayata ulaşabilir mi? Eğer bu sorulara tereddütsüz "evet" diyemiyorsak, o hâlde başarıyı yalnızca bireysel iradenin ürünü olarak görmek de gerçeğin tamamını anlatmıyor demektir.

Sorun, emeğin değerini küçümsemek değildir. Sorun, emeğin üzerinde yükseldiği zemini unutmaktır. Çünkü insan yalnızca yaptıklarının değil, kendisine “verilmiş” olanların da ürünüdür.

Tarihte bütün olumsuz koşullara rağmen olağanüstü başarılara ulaşmış insanlar da vardır elbette. Yoksulluktan çıkıp bilim insanı olanlar, savaşın ortasında eğitimini sürdürenler, hiçbir imkânı yokken dünya çapında sanatçı olanlar... Onların hikâyeleri bize insan iradesinin küçümsenmemesi gerektiğini gösteriyor. Fakat bu hikâyelerin istisna olması da üzerinde durulması gereken başka bir gerçeğe işaret ediyor. Çünkü bir insanın bütün olumsuzluklara rağmen başarıya ulaşması, olumsuzlukların önemsiz olduğunu değil; o insanın olağanüstü bir mücadele vermek zorunda kaldığını gösterir.

Belki de gerçek bilgelik, "Her şeyi ben yaptım." diyebilmekte değil; "Ben yaptım ama yalnız değildim." diyebilmektedir.

Bütün bunları başarıyı küçümsemek ya da insan iradesini değersizleştirmek için söylemiyoruz. Tam tersine, insanı daha doğru anlayabilmek için söylüyoruz. Çünkü kendi hayatımızın yalnızca bize ait olmadığını fark ettiğimiz anda, başarımızla kurduğumuz ilişki de başkalarının hayatına bakışımız da değişir. Başarı bizi kibre değil minnettarlığa, başkasının başarısızlığı ise küçümsemeye değil anlamaya götürür.

Belki de daha adil bir toplum, herkese aynı imkânları sunmaktan önce, hiçbir insanın hikâyesinin tek bir cümleyle açıklanamayacağını kabul etmekle başlar.

Zihni Göktay'ın Ardından

Zihni Göktay, ardında yarım asrı aşan bir sanat mirası bırakarak aramızdan ayrıldı. O, yalnızca başarılı bir tiyatro sanatçısı değildi. Aynı zamanda bu ülkenin kültürel hafızasının canlı tanıklarından biriydi. Sahnede olduğu yıllar boyunca kuşaklar değişti, şehirler değişti, hayat değişti ama o, aynı ciddiyetle perde açmaya devam etti. Bilhassa Lüküs Hayat, onunla birlikte bir tiyatro eserinin ötesine geçti; farklı kuşakların aynı salonda buluştuğu ortak bir hatıraya dönüştü. Bugün Zihni Göktay’dan geriye sadece oynadığı roller değil, bir sanat anlayışı, bir meslek ahlakı ve sahneye duyduğu sarsılmaz saygı kaldı.

İnsan yine de buruk bir düşünceden kendini alamıyor. Bugün ekranlar onun hayatını anlatıyor, arşivler açılıyor, peş peşe övgüler sıralanıyor. Ölüm, bizim garip alışkanlıklarımızdan birini yeniden hatırlatıyor. İnsanları en çok, artık seslerini duyamayacağımızı anladığımız gün fark ediyoruz. Ölüm, görmezden geldiğimiz değeri görünür hâle getiriyor.

Bir toplumun sanata gerçekten ne kadar değer verdiği, sanatçılarını nasıl uğurladığıyla değil; onlar henüz aramızdayken hayatın neresine koyduğuyla ölçülebilir.

Belki de en acı olan, alkışın çoğu zaman perde kapandıktan sonra gelmesidir.

 

Sadık ÇELİK

[email protected]