Parçalı yıllar
Hasan Tolga Pulat’n hem siyasal hem ekonomik dolayısı ile bu ikilemler arasında ortada kaynatılacak olan “sanat” durumumuzu; 1974-1980 yıllarına ışık tutarak bir seçki sunuyor.
Hep kapalı tutulan ama kendimden bildiğim şanslı bir mahallede büyüdüm, bir Tiyatro salonu ve dokuz, on sinema salonundan toplasan beş dakikalık mesafelerde olduğu zamanlarda. Bizleri korumak için gösterilmeyen, köşesinden afişlerini göz ucu ile görebildiğimiz, sadece iki salonda gösterimde olan seks furyası zamanı.
Tiyatro salonu Hasan Zengin, Altan Erbulak ile yapılan Çevre Tiyatrosu,
Hemen çaprazında yer alıp, uzun bir süre bu türe hizmet edip, darbe öncesi büyük ağabeylerin kavga ettiği, lastiklerin caddelerde yakıldığı puslu zamanlarda, iki sinema salonu yan yanaydı, Özlem ve Özkan.
Ne ara bu hale gelmişlerdi ama “Parçalı Yıllar” filminde sadece Aytekin (Yetkin Dikinciler) karakteri üzerinden; gerek karakteri ve gerekse filmin örüntüsü açısından anlatılmaya çalışılandan daha beterdi. Büyükler konuşur, bizden saklamaya çalışır ama biz duyardık.

Kültür hayatımıza, toplumsal geçişe buldozer gibi geçen darbenin kalıntıları, arabesk ile beslenerek daha da korkunç hale gelecekti.
Hepsi uzun hikaye ve dün gece (26 Şubat 2026) gala vesilesi ile izlediğim; öncelikle çok özlediğim Bilge Şen Ündüz’ü, yine tiyatro kökenli Yetkin Dikinciler’i izlemek. Zamanla unuttuğumuz, Mine Çayıroğlu’na vefa ile tekrar hatırlamak. Çok iyi bir aktör olduğu tartışılmaz, Levent Özdilek, bilinmeyene ışık tutmuş ama daha da anlatılabilse.
Bu vesile ile Biket İlhan Hanımefendi ve Gazanfer Ündüz görmek de onurdu.
Atlas 1948’in hemen arka sokağında Yeşilçam sokağının, filmde geçtiği gibi “Yeşili gitmiş, çamı kalmış” zamanlarının, şimdilerde çay içme mekânlarında, anılarını paylaşanlar, hayatta tutunmak için kitabını satanlara… Hayat hala o yıllara takılı kalmış devam etmekte.
Yetkin Dikinciler’in, Aytekin karakteri olarak bahsettiği Çapa’da Aydın Sineması demesi esasen kendisinin de Fatih-Aksaray (Vatan Caddesi) olmasındandır, birazda.
Topu topu bir avuç çocuklardık.
Bizler aynı semtin çocukları, neler gördük. O yüzden nerede bayrak sallarsak, bilin ki geçmişteki hazinemiz bayağı kabarıktır.
Ve Yetkin Dikinciler’n kendi karakteri gibi sağlam, yetenekli, başarılı, hümanist yaklaşımı alıp götürüyor. Samimiyetine, oyunculuğuna “Gelin, Aytekin bey size uygun bir iş burada var” diyesi geliyor, insanın.

HAMNET
Yine Hamlet var! Nasıl olmasın? O olmayacak da olmamaklar, kimlere kalacak?
Ferhan Şensoy’n doğum gününde küçük kızı, Derya Şensoy gümbür gümbür Atlas 1948’den çıkar çıkmaz bize göz kırpan tarihi pasajın içinden sesleniyor.
“Diyemedim!” tek kişilik stand up dışında, komşu kızı Reyhan ve hastane de o meşhur “Sessiz olunuz!” fotoğrafının hemşiresi oluveriyor.
Tiyatrosu kadar oyunculuğunu kısa ama belirli şekilde başarılı kılıyor.
Gençler geldi, büyüdü.
Kimi yazmaya, konuşmaya. Kimi oynamaya çalıştı.
Ama yaşanılan ve yaşatılanları hiç unutmadı.
Levent Özdilek’n açılış konuşmasında belirttiği gibi: Bütçe nedeni ile on iki günde çekmek zorundaydık! Dedi.
Düşünün ince ince anlatılması, belki diziye bir film serisine dönüştürülmesi gereken süreç, hiç olmamış. Olmuşta, eh işte varın anlatın hadi bakın der, gibi sadece vefa, emek, ne oldu da bu yozlaşmaya teşne olundu.
Ve Yetkin Dikinciler gibi Tiyatro kökenli birinin, Tiyatro’ da dışında sadece çok küçük bir bütçe ile dublaj ve mecburen “Parçala Behçet” oynamak zorunda kaldığı gerçekler, Şevket oluverdi.
Şevket’in idealleri ve onuru arasında sırat köprüsünde, sanatı için çırpınan yalnız kanatlar.
Bu İstanbul kaç kanatları kırdı, tüketti.
Bu insanlar hala var çünkü neden-sonuç ilişkisini belirleyen dinamitler değiştirilmiyor.
Dün ikinci basın gösterimi filmimiz Epic: Elvis Konseri 1969-1977 yılları arası kayda alınmış, harika ötesi bir iş çıkmıştı. Yazacağız, o da bugün vizyonda.

Her zaman olduğu gibi afişinin önünde sizler ve de kendim için hatıra almak istedim. O kareyi alamadım çünkü “Düşük bütçe ile çekildiği için o devasa kırlangıç bayraklar “misali panolar yoktu.
Gerekçe böyle söylendi tarafıma.
Akasya Avm Paribu Cineverse salonunda bomboştuk. Bilet panolarının izleyicinin görüp de bilet alması için sıradan ve olağan afişler dışında, boşluk.
Kocaman bir ilk filmimiz olan Çığlık 7 afişi, reklam panoları ve sessiz gerçek çığlıklarımız.
Bu bütünden sanata ve genele yayılan anlamda, değere verdiğimiz kıtmettir.
Elvis gibi bir anlatılmaz yetenek, hala yok edilmeye çalışılırken; Yeşilçam’da ah o emektar oyuncular, namusu ile sanatını yapmaya çaba harcayanlar.
Ah zamanın en kötü çağları. Taşımalı sinemadan, sömürülen düzene.
Hepsi gerçekti. En son Aziz Nesin sahnesinde oyunlarını izlemeye gittiğim, Çağan Irmak “Babam ve Oğlum” demese, belki hiçbiriniz böylesi bir oyuncuyu tanımayacaktınız.
Yine SİNEMA’ nın gücü.
Ama bunun perde arkasından oldukça naif bir dille üstümüzden buldozer gibi geçen o parçalı yılların aktarımı. Üstelikte dar bütçe ile koşarcasına…
Sağ -Sol kavgası derken;
Birilerinin sinema salonlarına kapanıp
“Penaltı gol” dediği, naralarının ağzı sulanmış Abaza tezahürlerini besleyen -adı sinema ama uzaktan yakından alakası olmayan- zamandan kesit, işte bu filmde.
Ekmek kavgasının, acıyan yanın, toplumsal çürümenin mizah ile anlatışı güzel.
Zaten fuaye de Cem Başeskoğlu’nu gördüm sohbet ettim. Hatırlatayım, 2005-Sen Ne Dilersen Yönetmeni. Senarist, Yazar.
“Hasan Tolga Pulat, öğrencim olur. Kötü bir iş yapmaz” diyerek yorumladı. Bu kadar kısa sürede bu kadar stresli bir çalışma, kaçınılmaz üzerlerinde baskı ile kotarabilmek ciddi iştir.
Demem o ki herkes imece gibi elini taşın altına koymuş.
Kazıya başlayalım, diyor.
Gerçek sanatçılar hala ölmesin, öldürülmesin.
Sap ile saman karışmasın, demişler.
İzleyiniz!