Bacaklarım olsa seni tekmelerdim
Yönetmen ve Senaryoda, Mary Bronstesin, 1 saat 53 dakikada, Dr.Linda’nın umutsuzluğuna, umut üretmeye devam ediyor.
Sanki Mary Bronstein ile aynı bakış açısındayız ki Alman Filolog ve Filozof Friedrich Nietzsche (1844-1900)nin, dediği gibi “Umut, en büyük kötülüktür. Çünkü işkenceyi uzatır” der.

Umutlu kalma düşüncesinde. Tüm varoluşların sorgulandığı, kadın doğası eteğinin etrafında diğer cinsiyet tercihlerini de serpiştirme olarak sunan, kafa karıştırıcı, sorgulatan, düşündüren, bir seçki.
TERZİ SÖKÜĞÜNÜ DİKEMEZ
EN İYİ KADIN OYUNCU olarak Altın Küre’yi alan Rose Brayn’ı Oscar’a sürükleyen mükemmel bir performans ile Dr.Linda rolünde izliyoruz. Sıra dışı ama bir o kadar yalın, Dr.Linda üzerinden kadın olmanın ağırlıkları üzerinden açarak, kadınlık, ona takdim edilen kaçınılmaz “annelik” rolü, bunu kabul ya da reddediş. Daha sonra da ıskalanan gençlik aşkları ve diğer türlere meyil olabilme halinin olağanlığını, olağan olmama görülen bu hale getiren toplum kurallarını irdeliyor.

Film, anne olmanın Yaradan ile Kainat spiralinden, kadın spiral ve göbek bağı ile çocuğa bağlanışını, eşi denizci ve aradığı zamanlarda yanında olmaması sebebi ile hem suya nefret, hem su da bir olma halini, doğacak bebeğin su ile dünyaya aktarımı ile anlatır.
Yürüyemeyen, sadece dış ses ile varlığını gösteren ve makineye bağımlı kızının sorumlulukları arttıkça ve bu sorumluluklar eşinin anlayışsızlıkları ile örtülmeye başladığında. Altından kalkamadığı süreçte kendisine terapiye gelenler ile kendisinin terapiye ihtiyaç halini sunar. Gayet insani yanımızdır.
Görülmek, sevilmek, destek almak, koşul aramadan, karşılık beklemeden paylaşım.
Evde zor bir günün ardından hasta kızı ile pizza yiyecekleri sırada üst kattan tavan yarılır, sular içeri dolmaya başlar. Bu insanın da duygusal olarak tüm birikimlerinin patlama anıdır.
SU TEMİZLER
Sustukların taşar. Ve sonunda yine su temizler. Yer yer sahnelerde kızını koruma amaçlı sanki yürüyebiliyormuş, hissi uyandırır. Makineden çıkarmanın sorun olmayacağını doktorlardan öğrendiğinde, özgür kalabilmenin “göbek bağından” bağımsız olarak, çıkan yerden düzelme yani derinin yarayı örteceği hayali ile geniş bir spectrum açar izleyiciye. Tıpkı tavandaki yarık gibi.
Oldukça dramatik ve güncel hayatın içindenmiş gibi görünen oysa cinsel tercihlerimizden tutun da. Kadın istediğinde, yasak olduğunu sisteme aykırı olan Punk’cunun, itirazı ile ne olduklarını fark etmeyenlerin, yüzeyselliklerini de açıklar.
Tüm - izmler arasında kaybolmak mı, denizde boğulmak mı, sudan korkmamak mı?

Netice insan vücudunun yüzde 75’i, doğduğunda kapladığı alan ve yaş aldıkça giderek bu oran düşer. Su, biziz ama sudan yok oluyoruz!
Bir nevi yaşamdan gitmemek! Ya da giderken, istediklerini yapabilmek!
Dr.Linda’nın seansına gelen ve bebeğini sadece “güvenilir” yer olarak bırakıp giden Diana’nın, karşı cinse arzu nesnesi olarak bakarak, kaldığı yeri takip etmesi. Kendi varlığında mevcut cinsellik tercihini, Dr.Linda’nın , telefonda Diana’nın kocasına yaptığı açıklamada sunar.
-Size mi bıraktı, bebeği? Size geldiğini bilmiyordum? Bundan haberim yok. Onu bana getirin.
Kendi eşinde yaşadığı benzeş şeyi bu kadın karakterde de buluruz. Kaba ve anlayışsız bir eş. Emir veren, Dr. Linda’nın filmin sonuna saklanan denizci eşi dâhil kadın olunca yapılan işin kocası tarafından küçümsemesi.
Ve senarist-yönetmen; kadınların kendi varlıklarını keşfetmeden, anne olabilme, olamama, ya da farklı tercih doğallıklarını sorgulatmaz, yüzleştirir.
Terapi kanepesini yatak olarak sunar ve kendide terapiye ihtiyaç duyduğunda, meslektaşını rüyasında görüp, onunla öpüştüğünü ifade ederken “Neden beni sevmiyorsun?”diye sorar ki. Alman meslektaşı, üniversitedeki fare deneyinden bahseder, gençlik aşklarının yaşanılamamasını. Dr.Linda’nın genç erkek hastası ve olgun Alman Dr. üzerinden karşılaştırır.
Erkeğin kadını paylaşamaması.
Şimdiki zaman ve geçmiş zaman.
Peki, esas olmak istediğin, yapmak istediğin zamanda neredeydin? Neydi tercihin? Neleri yapmaya zorunlu hissettin? Yahut severek bir seçenekti.
Tavanda açılan ve giderek büyüyen ailede ki delik, toplumsal kayıplarımızın da deliği. Aynı zamanda uzay boşluğu. Evrendeki hiç yanımız.
Kadın var oluşu itibari ile vücudunun deliklerden oluşması, Dr.Linda’nın çocuğununda kız olması. Yer yer anneliğe layık olmayışını, bastırdığı yerlerden artan baskı ile dökmesi. Suyun bir nevi boşaltımı da denilebilir. Bunun içine hormonal denge, dengesizlik, regl dönemi başlangıcı, bitişi, sancılar, doğum ve su ile arınma.
Uzay da bir hiç isek neden beden denilen ve haz odaklı nefse bağımlıyız. İşte burada filmin bütüne “örtülü”yayılan felsefi yaklaşımın izleri yansır.
ESKİ SULARDAN KONUŞMAK
Nasıl mı?
Filmden çıktıktan sonra daha derinleşen anlam arayışında beni, Nietzsche’nin Deniz Aşığı’na götürdü.Fransız feminist ve psikanalisti Luce Irıgaray, yeni bir söylem düzenlemesiyle Nietzsche’yi su öğesi açısından sorguladığı Nietzche’nin Deniz Aşığında, Irıgaray’a göre su:
Nietsche’nin en korktuğu öğe ve ona göre, kadın ile akışkan sıvı arasında karmaşık ve çekişmeli bir ilişki bulunmakta. Bu bağlamda, Irıgaray, Nietzsche’yle coşkulu bir söyleşiye girerek, Hegel sonrası felsefede dişil olanın sorgulanışını temel öğelerin pre-Sokratik bir araştırmasıyla bağlantılandırıyor. Deniz Aşığı, kuram, edebiyat ve felsefe arasındaki ayrımları yenileyen bir üslupla, Nietzsche’deki Dionysos-Apollon geriliminden, Hırıstiyanlığın Meryem, İsa ve Tanrı’dan oluşan Kutsal Aile’sinin iç çekişmelerine dek geniş bir alanı katediyor. Modern sonrası çoğulcu felsefenin zengin kaynağı Nietzsche’ye eril öğeleri açısından bir bakış.
Şu satırlarda olduğu gibi:
Sayfa-167
“Çocuk hep beşiktedir”
Burada da yatağa karnından beslenmek zorunda kalarak makineye bağımlı bir çocuk öznedir.
Sanat, Edebiyat, Felsefe , Sosyoloji ve Pskioji bilhassa izlemesi gereken sıra dışı film ama bir o kadar da güncel.
Hayattan yansımalar.