Harbiye Askeri Müzesi’nde gördüm O bayrağı
İngiliz desteğinde Anadolu’ya asker çıkaran ve işgale girişen Yunan kuvvetlerinin Batı Anadolu’daki en üst komutanı olan 1. Kolordu Komutanı Nikalaus Trikupis 1868’de Mesolangi’de doğdu, 1959’da Atina’da öldü. Esareti sonrasında yargılanmadı, bilakis korgeneral rütbesine terfi ettirildi ve emekliliğinin ardından da vali yapıldı.
“UNUTMAYIN Kİ GENERAL, KOCA NAPOLYON DA ESİR OLMUŞTU”
İnönü muharebelerinde de rol alan Trikupis, Büyük Taarruz’da Mustafa Kemal Paşa’nın cesaret ve kararlılık yanında akıl dolu planı karşısında şaşkına uğradı. Ordusu dağılıp İzmir’e doğru kaçışırken kendisi de 30 Ağustos Dumlupınar Meydan Muharebesi’ni kaybedip 2 Eylül 1922’de Uşak yakınlarında Karacahisar’da çaresiz kalarak Türk askerine teslim oldu ve ertesi gün Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın ardından Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün huzuruna getirildi.
General Trikopis, işgal, savaş ve esaretini Türkçeye de çevrilen “Hatıralarım” kitabında anlattı. Son çırpınışları ve esaretini anılarında şöyle anlatıyor:
“Piyadelerimiz topçularımızın etrafını sarmış, Türklere, ateş açtıkları takdirde kendilerinin de bizim topçulara ateş edeceğini söylemişlerdi. İleri sürdükleri sebep şu idi: Savaşta Türklerle göğüs göğüse gelindiğinde Türkler onları esir alır ve hepsini keserdi... Bu suretle son mukavemet ümidimiz de sönmüştü.
Küçük birlik komutanlarına askerleriyle birlikte sonuna kadar mukavemet için derhal mevziye girmelerini emrettim. Fakat isitisnasız bütün subaylar bana askerlerinin savaşmak istemediğini, mücadelenin boş olduğunu söylediler.
Bu acıklı durumda kalınca büyük bir üzüntüyle top ve makineli tüfeklerin tahrip edilmesini istedim. Bu emir yerine getirildi.
Mukavemet gösterdiğimiz takdirde askerlerimizin kesileceğini anlayınca, beyaz bayrak çekip teslim olmak zorunda kaldık. (...) Uşak dışında esir olup Türk Ordusu’nun kumandanı İsmet Paşa’nın dairesine götürüldüm. O da beni Mustafa Kemal’e götürdü.
Mustafa Kemal’in odasına girdiğim zaman o ayağa kalkarak dostane bir şekilde beni karşıladı ve Fransızca hitap ederek şunları söyledi:
‘Unutmayın ki general, koca Napolyon da esir olmuştu. Siz vazifenizi tam olarak ve sonuna kadar yaptınız. Biz sizi takdir ediyoruz, size hürmet ediyoruz. Burada esir değil, misafirsiniz.’
Oradan Ankara’ya, Ankara’dan da Kırşehir’e götürüldük, esaretimiz bir yıl devam etti. Oraya diğer generallerle birçok subay da getirilmişti.”
“BİZİM ANADOLU’DA NE İŞİMİZ VARDI?”
Trikupis, ölmeden yedi yıl önce 84 yaşındayken 1952’de gazeteci Hıfzı Topuz’a Atina’da verdiği mülakatta da anlarını teyitle birlikte esaretine ve işgale ilişkin şunları söyleyecekti:
“ Etrafımız Türkler tarafından çevrilmişti. Esir olacağımızı anlıyorduk. Beygirim de vurulmuştu. Başka bir ata binerek çemberi yarmak istedim ama fayda vermedi. Yaverim yanıma gelip ‘Generalim, kılıçlarımızı yok edelim’ dedi. Kılıcımı kendisine verdim, aldı ve kırıp parçaladı. Türklerin içine düşmüştüm, esir oldum.
Bizim Anadolu’da ne işimiz vardı? Ne diye bizi oralara gönderdiler? Şimdi itiraf ediyorum, bizim Anadolu savaşında hiçbir çıkarımız yoktu. Yabancı devletlere alet olduk.
Ben Anadolu’da sizinle dört defa çarpıştım. İnönü, Sakarya, Dumlupınar... Türklerin büyük hazırlık içinde olduğunu fark ediyorduk. Nihayet 26 Ağustos sabahı Türklerin beklenmedik taarruzu ile karşılaştık. Ancak cephenin çökeceğine ihtimal vermiyorduk.
En büyük korkumuz İzmir’le haberleşme ve ulaşımın kesilmesiydi. Takviye istedim, göndermediler. Halbuki karşımızda Mustafa Kemal vardı. Neye uğradığımızı anlayamadık. Cephe çökmüş ve ordu mağlup olmuştu. Birliklerimiz perişandı. Kimsede savaşa devam arzusu kalmamıştı. Sağ kalan birlikler dağınık halde İzmir’e kaçmaya çalışıyordu.
Beni ilk olarak Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa’nın yanına götürdüler. Kendisiyle fazla bir şey konuşmadık. Atatürk beni mert bir askere yakışır bir şekilde kabul etti. Üzüntü ve heyecan içindeydim. İnönü beni kendisine takdim etti.”
Sonrasını Trikupis’in anılarından aktarmıştım yukarıda...
MUZAFFER BAŞKOMUTAN ÖNÜNE SERİLEN YUNAN BAYRAĞINI KALDIRTIYOR
Sonrası malum; Kuvayi Milliye ordusu 9 Eylül’de İzmir’e girdi. Mustafa Kemal Paşa ve maiyetindeki üst düzey komutanlar o akşam Belkahve’de zafer şarkıları ve marşları söylediler. Ertesi gün 10 Eylül’de İzmir’e ayak bastı Mustafa Kemal Paşa. Önüne yanılmıyorsam Vilayetten indirilen Yunan bayrağını serdiler çiğneyip geçmesi için. Paşa, bayrağı çiğnemek bir yana kaldırttırdı. Gerekçesi, o bayrağınn bir ulusun onuru olmasıydı.
O bayrağı Harbiye Askeri Müzesi’nde gördüm. Orada sergileniyor. Sadece o değil, Trikupis’in esir alındığındaki kırbaç vb. bazı kişisel malzemeleri de. Müzedeki o bölümden kolay kolay ayrılamadım.
DEM YÖNETİMİ VE MİTİNG TERTİP KOMİTESİ ŞİKAYETÇİ Mİ?
Mustafa Kemal Paşa’nın Yunan Bayrağına saygısından söz edince Geçenlerde DEM’in Nusaybin’de düzenlediği mitingde bir grup kendini bilmez şeref ve haysiyet yoksunu gönderdeki Türk Bayrağını indirerek üzerinde tepindiklerini hatırladım. O görüntüleri esefle izledik. İlgili makamlar gereğini yapmıştır. Yargılanıp gereği olan cezaya çaptırılacaklardır. Benim merakım, mitingin tertip komitesinin ve DEM yöneticilerinin de yakalanan şahıslar hakkına şikayetçi olup olmadığı... Olmadılarsa mutlaka olmalılar. Tabii bayrağa saygıları varsa, o bayrağı kendilerinin de yurttaşı olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin onuru olarak görüyorlarsa...