Martı masalları
“Ben olsam vapurlardan martılara ekmek, simit atılmasını yasaklardım” dedi oğlan. Şirket-i Hayriye adına Manchester’deki Maudslay Sons & Fields tezgahlarında yaptırılmış ve o tarihten bu yana Marmara’nın yorgun sularında istim basan emektar Çengelköy vapurunun güvertesindeydiler.
Bir sevda masalı
İnce uzun, ışıltılı bir kızdı. Gözleri gün ışığına göre renk değiştirirdi. Sabahları, içinde kandil sarısı ışıklar gezinen munis bir yeşil, öğlen huzur verici bir Prusya mavisi, akşam boğaz suları gibi tehlikeli anaforların çaktığı karanlık bir yosun kızıllığı…Annesiyle yaşardı ve hep yalnızdı.
En iyi dostu Mozart’dı
Müdür beyin imzasını taşıyan özel izin belgesini bekçiye gösterdi ve demir parmaklı kocaman bahçe kapısının açılmasını bekledi. Çıktı. Babasının kendisi için özel olarak yaptırdığı Oxford model keman kutusunu dikkatle taşıyarak Taksim’e doğru yürüdü. Zambak sokağa girdi.
Mavi atların ve umudun ressamıydı
Nazım Hikmet, Kuvayi Milliye’nin Üçüncü Babında Arhavili İsmail’i anlatırken, bu ölümüne ve onurlu savaşa katılan atları da yazar ve “Beygirler çirkindiler, bakımsızdılar, hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi. Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden, sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı” der.
Ömrünce suyu arayan adam
Sanık ifadesini vermeye başladı: “Evet Reis Bey. Ömrüm suyu aramakla geçti diyebilirim. Edirne’nin en kenar mahallelerinden birinde doğup büyüdüm. Sırp, Bulgar, Rum, Yahudi ve Müslüman mezarlıkları bizim doğal oyun alanlarımızdı. Bu tuhaf oyun alanlarında çetecilik oynardık.