Sorun sadece vize mi?
Çoğumuz gibi bendeniz de Özgür Özel’in Yeni Parti bünyesindeki ilk grup toplantısında neler söyleyeceğini merakla bekleyerek televizyonun başına oturdum. Öncelikle sayın Genel Başkan’a hayırlı olsun dileklerimi iletmek isterim. Konuşmanın genelindeki heyecanı ve önerdikleri umarım Türkiye için gerçekten yeni bir başlangıcın habercisidir.
Konuşmasında değindiği bir konu ise benim artık meslekten çıkıp, meslek hastalığım haline dönüşen AB kapısında bırakın tam üyelik beklentisini, çoğu Türk vatandaşının esas beklentisi haline dönüşen vize sorunu ile ilgiliydi. Özel Davutoğlu’nun Başbakanlığı sırasında 2016 yılında yaptığı “temiz siyaset” girişimi nedeni ile, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ters düşmesine atıfta bulunarak, “eğer Davutoğlu başarılı olsaydı vizesiz Avrupa için gerekli 60 küsur kriterin (hemen düzeltelim 60 küsur değil, 72 idi) en önemli kriteri yerine gelmiş olacak, Türk vatandaşları için vizesiz Avrupa gerçekleşecekti!” mealinde görüş bildirdi. Yeni Parti iktidarında da sorunun hallolacağı yönünde beyanda bulundu.
Kuşkusuz temiz siyaset hepimizin arzusu. Siyasetçiliğin bol kazanç getiren bir meslek olmaktan çıkıp gerçek anlamda bir hizmet emekçiliği haline dönüşmesi en azından benim rüyam.
Bununla birlikte siyaseti bırakan sayın Davutoğlu’nun vize konusunda tam da sayın Özel’in anlattığı gibi bir hikayesinin olmadığının da altını çizmek gerekiyor. Biz de sayın Davutoğlu’na bundan sonraki yaşantısında mutluluklar ve başarılar dilemekle birlikte, 2016 yılında yaptığı tarihi hatayı maalesef görmezlikten gelemiyoruz. O günün koşulları altında AB nezdindeki daimi temsilciliğimizin gayretleri ile, Türkiye’ye bir jest olması amacıyla tam vize serbestisi olmasa da bazı vatandaşlık grupları için vize kolaylığının sağlanması söz konusu olmak üzereydi. Bu çerçevede özellikle iş insanları, TIR şoförleri, öğrenciler, akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler, vs. zorlanmadan uzun süreli Schengen vizesi sahibi olacaklardı. Ancak sayın Davutoğlu’nun amacı büyük bir kazanımla ülkeye dönmekti. Ya hep ya hiç restini çekince, ülkeye eli tamamen boş dönmek zorunda kaldı.
Peki bugün sayın Özel’in dediği gibi tam bir vize serbestisi için “temiz siyaset” kapıları açar mı? Ülkemizin içinde bulunduğu koşullarda çok zor olduğunu bu satırları izleyen okurlarım defalarca yazdığımı hatırlayacaklardır. Türkiye ekonomisi bu kadar büyük krizler yaşarken özellikle gençler arasında kapağı Avrupa’ya atıp kendini kurtarmak duygusu bunca yerleşmişken, Türkiye bunca mülteci akınına uğrayıp Türkiye’yi Avrupa’ya gitmek için bir basamak olarak gören mülteciler varken maalesef çok zor. İyi eğitimliler mi dediniz? Onlar için zaten sorun yok. Eğitimleri için paralarını biz kendi vergilerimizden ödediklerimiz, onlar için bedava istenen iş gücü zaten.
Gelelim yazımızın başlığına.
Sorun ne yazık ki vize sorunu olmanın çok daha ötesine taşmış, mevcut gümrük birliğinin ihlaline kapılarını aralayan, Türkiye ekonomisini çok daha güç hale getirme potansiyelindeki tehlikenin ne kadar farkındayız? Hani bırakın yeni yabancı yatırımcıların gelmesini, mevcutların hatta Türklerin bile Türkiye’yi terk edip AB ülkelerine gitme arayışlarına yol açan “AB’de üretilmiştir!” (made in Europe) kavramının getirdiği tehlike ile ne kadar yüzleşiyoruz?
Evet AB mevcut dünya koşulları içinde mümkün olduğunca içine kapanmanın, üretimini AB sınırları içine çekmenin ve bu yolla istihdamını korumanın peşinde. Bu çerçevede de geliştirdiği “AB’de üretilmiştir” konseptinin dışında kalan ürünler için yeni koruma kalkanları oluşturmanın arayışında.
Sorun ilk karşınıza geldiğinde, “bizim gümrük birliğimiz var, bize bir şey olmaz!” diyebilirsiniz. Öyle ya eğer gümrük birliğine girdiysek, Türkiye’de üretilen mal menşe itibarı ile AB menşeli sayılır ve otomatik olarak “made in Europe” sayılır.
Maalesef kazın ayağı pek öyle değil. Yaklaşık 30 yıldan bu yana, yani Türkiye ile o günün koşulları altında AT ile gümrük birliğinin son dönemini tesis eden 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı’nın yürürlüğe girdiğinden günümüze, Türkiye’nin AT’nin gümrük birliğine girmediğini, Türkiye’nin gümrük alanı ile AT’nin gümrük alanı arasında, AT’ninkine paralel işleyen kendine özgü (sui generis) bir gümrük birliği oluştuğunu yazdım durdum. Meraklılar eski yazılarımı okuyabilirler. Bu kendine özgü gümrük birliğinin güvencesi de eski adı ile GATT (Tarifeler ve Ticaret üstüne Genel Anlaşma) ve onun 1995’de kurumsallaşmış hali olan Dünya Ticaret Örgütüydü (DTÖ).
Peki bugün DTÖ kaldı mı? Özellikle Trump rejiminin yaptığı ataklar sonunda bütün GATT kurallarının yerle bir olduğunu DTÖ’nün varlık nedeninin de tükendiğini söyleyenler haksız mı? Dolayısı ile AB’nin “made in Europe” atağı esas itibarı ile meşruiyetini bu noktadan almıyor mu?
Diyelim ki ahde vefa ilkesini ön plana çıkarttık, gümrük birliğimize dokundurtmayız dedik. İyi de adamlar “tamam ama, sizde üretilenlerin AB menşeli sayılması için en az yüzde 70’inin AB ülkelerinde üretilmesi gerekir dayatması karşısında ne yapacağız. Özellikle yakından tanıdığım otomotiv ana ve yan sanayiinin bu koşullarda durumu ne olacak? Yıllık 50 milyar seviyesini zorlayan ihracatımız sizce de temposunu koruyabilecek mi?
Peki bu koşullarda çıkar yol ne? Sayın Özel’in vize meselesinin yanı sıra ciddiyetle dikkate alması gereken önemli bir sorun da bu değil mi?
Şüphesiz AB ile vakit kaybetmeden “Gümrük Birliği’nin güncellenmesi” müzakerelerine oturmak ve “menşe meselesini” kökten çözüme ulaştırmak gerekiyor. Hemen bu noktada küçük bir tüyo vereyim. AB ile güncelleme müzakeresini başlatabilmek de aslında “temiz siyasetten” geçiyor. Nasıl mı?
AB’nin talebi kamu ihalelerinin karşılıklı açılması. Yani bizim üreticiler sizin kamu ihalelerine serbestçe ve eşit koşullarda katılsın, sizin üreticiler de bizim kamu ihalelerine aynı koşullarda katılsın.
Yanlış hatırlamıyorsam Türkiye ekonomisinin yaklaşık yüzde 8’ini, siyasetin finansmanının neredeyse yüzdü yüzünü oluşturan kamu ihalelerinden vaz geçmeye Türk siyasetçisi hazır mı? Eğer hazırsanız hodri meydan…