İstanbul
Hafif yağmur
9°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
45,2057 %0
53,0405 %-0.11
6.703,28 % -0,19
78.162,50 %-0.097

Otoriterleşmeye karşı muhalefet

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Otoriterleşmeye karşı muhalefet

Geride bıraktığımız dönemin en popüler konularından birisi Macaristan’daki genel seçimlerdi. Putin ve Trump tarafından desteklenen Orban’ın on altı yıllık otoriterleşmiş iktidarının yarattığı kötü şöhret, on milyonluk ülkenin seçimini aniden popüler kıldı. Türkiye açısındansa Macaristan seçimleri, ülkelerin otoriterleşme deneyimlerindeki benzeşen noktaları nedeniyle ayrıca değerliydi. Nihayetinde üç yıl öncesine kadar esamesi okunmayan bir parti, Orban’ın oluşturduğu bürokrasiden çıkmış bir figürle beraber parlamentoda nitelikli çoğunluğu kazanarak, 16 yıllık Orban iktidarına noktayı koydu.

Seçimlerin sonucunda birçoğumuz gibi bende de şu sorular sıralandı. Bu seçim dünyadaki otoriter sağın yükselişinin dineceğinin habercisi mi? 2026 yılının Orban Macaristanı’yla 2026 yılının Erdoğan Türkiye’si gerçekten birbirine benziyor mu? Ve Türkiye’deki muhalefette Erdoğan’a karşı böylesine ezici bir seçim galibiyeti elde edebilir mi?

Yükselen “Otoriter ve Popülist Sağ”

Batı demokrasilerinin çok büyük bir kısmında merkez sağda konumlanan, köklü ve kurumsallaşmış kabul edilen büyük partilerin oyu, yeni kurulmuş aşırı sağ ve popülist söylemler üreten partilere doğru hatırı sayılır bir süredir kayıyor.

Örneğin Birleşik Krallık’ın 2024 seçimlerinde, daraltılmış bölge sistemi nedeniyle, %14,3’lük oy oranına rağmen yalnızca 5 parlamenter çıkarabilen Reform, YouGov’un anketlerinde neredeyse bir yıldır iktidardaki Labour’un önünde konumlanıyor.

Fransa’da Marine Le Pen’in siyasi yasağına rağmen Jordan Bardella’nın liderliğinde Rassemblement National, karşısındaki merkez ve sol bloğu aşamamasına rağmen, kamuoyu araştırmalarında birinci parti olarak konumlandırılmaya devam ediyor.

Almanya’da 2025 seçimlerini %20’lik oy oranıyla ikinci sırada tamamlayan AfD, karşısındaki geniş bloğa rağmen oy oranını artırmaya devam ediyor ve bazı kamuoyu araştırmalarında son seçimlerin birinci partisi CDU’nun oy oranını yakaladığı ölçülüyor.

Bu noktada şu yorumu yapmak yanlış olmayacaktır, iktidara henüz ortak olamamış aşırı sağ partilerin yükselişi sönümlenmedi. Fransa’da, Birleşik Krallık’ta ve Almanya’da “popülist aşırı sağ”; gücünü ve yükseliş trendini muhafaza ettiği gibi iktidardaki partilere ciddi bir tehdit olarak varlığını sürdürüyor, sürdürecek gibi de görünüyor. Öte yandan bu popülist sağ trendle dönem dönem ilişkilendirilen Meloni’nin Fdl’i, tertiplediği yargı reformunu öngören referandumda oldukça ağır ve beklemediği bir mağlubiyet aldı. İran Savaşı’yla yıpranan ve ekonomik göstergelerde de beklenen toparlamayı sağlayamayan Trump Hükümeti de yaklaşan ara seçimlerde, özellikle senatoda Cumhuriyetçiler için avantajlı görünen koltukların seçimlere girecek olmasına rağmen, iyi sinyaller vermiyor.

Bütün bu bilgileri harmanlamak gerekirse, Macaristan seçimlerinde Orban’ın yaşadığı hezimete dayanarak içerisinde bulunduğumuz otoriterleşme dalgasının dünya genelinde dineceğini iddia etmek şimdilik zor görünüyor. 2022 yılındaki Brezilya seçimlerinde Lula’nın Bolsonaro’yu mağlup etmesi nasıl bu rüzgârı dindirmediyse Magyar’ın Orban’ı devirmesinin de küresel siyasette yeni bir trendi başlatacağını söylemek şimdilik güç. Zira en güçlü görünen Batı demokrasilerinde bile popülist sağ yükselmesine devam ediyor.

Ancak şunu da kabul etmemiz gerekiyor; iktidara gelmeyi başarmış popülist sağ partiler veya akımlar, sanıldığından daha kırılgan görünüyor. ABD siyasetindeki tarihsel eğilimlere bakarak Trump hükümetinin dört parlamenterle çoğunluğunu kıl payı koruduğu Temsilciler Meclisi’ni kaybedeceğini öngörmek şaşırtıcı olmayacaktır. Ancak seçimlerin gerçekleşeceği eyaletlerde Cumhuriyetçiler’in avantajlı göründüğü senato seçimlerinde yaşanabilecek olası mağlubiyet, Trump’ın son iki senesini ve MAGA hareketinin geleceğini biraz zehirleyebilir.

Macaristan’la Benzeşiyor Muyuz?

Macaristan seçim sonuçlarının ardından iki ülkenin birbirine ne kadar benzediği veya benzemediği çeşitli açılardan tartışılır oldu. Şahsi fikrimce eğer Macaristan’da Orban, anket şirketlerini yanıltarak iktidarını sürdürecek olsaydı eminim ki tartışmayı yapan iki grup, zıt fikirlerle yeniden birbirleriyle didişecekti.

Bana kalırsa Orban rejiminin son görünümü kesinlikle Erdoğan Türkiye’siyle benzeşiyordu. İki liderde muhalefetin üzerinde yargı ve basın yoluyla baskı kurarak eşit olmayan bir düzlemde, asimetrik bir seçim yarışı veriyordu. İki lider de seçim kampanyalarını dış politika, güvenlik ve rakibini ötekileştiren retorikler üzerinden inşa ediyordu. Ve iki ülkede söz konusu oluşturdukları otoriter rejimin içerisinde hayat pahalılığı ve enflasyonla uğraşıyordu.

Muhalefet tarafındaysa Magyar’ın Fidesz’den üç sene önce ayrılarak kendisine sıfırdan bir taban oluşturduğunu, ülkenin kırsal bölgelerindeki vatandaşlarla diyalog kurmayı başardığını ve oldukça ilham verici bir örgütleşme kapasitesiyle Orban’a rakip olarak; ülkedeki muhalif seçmeni kendi partisinde birleştirmeyi başardığı değerlendirildiğinde, kesinlikle güçlü ve ilham verici bir politik hikâyeye dönüştüğünü söyleyebiliriz.

Sözün özü Magyar’ın bu zaferi, Türkiye gibi rekabetçi otoriterlikten hegemonik otoriterliğe doğru salınan bir ülkenin muhalefetine ilham olmayacakta nereye olacak? Ayrıca Magyar’ın ve Tisza’nın spektrumun hafif sağında konumlanıyor oluşu, Türkiye’deki muhalefet için kampanyasının etüt edilmesine ve hatta bazı konularda ilham alınmasına engel değil. Zira CHP’nin başını çektiği altılı masanın, 2023 seçimlerindeki siyasi söylemlerini ne kadar sosyal demokrat bir anlayışla inşa ettiği de ayrıca tartışılabilecek bir konu.

Ancak 2026 Türkiye’si, belirli açılardan Macaristan örneğinden ayrışıyor. Ana muhalefetin cumhurbaşkanı adayı hapiste birinci senesini doldururken, 2024’te kazanılmış belediyelerin bir kısmı çeşitli operasyonlarla iktidara eklemlenirken, muhalefetin önde gelen bütün figürleri yargı makamlarınca baskı altına alınmışken ve belki de en fenası ana muhalefet partisinin üzerindeki “mutlak butlan” tehdidi başında Demokles’in kılıcı gibi beklettirilirken; bugün Macaristan’dan daha hassas bir terazide bulunduğumuzu söyleyebiliriz.

Peki Ne Yapmalı?

Magyar’ın zaferi bütün dünyadaki kusurlu demokrasilerde mücadele etmeye çalışan muhaliflere, çeşitli açılardan örnek teşkil edebilir. Magyar’ın mobilitesini ve sıfırdan bütün muhalif seçmenleri peşine takabilecek bir siyasi örgüt inşa etmesini elbette Türkiye’deki muhalif partiler için ilham teşkil edebilir. Ancak Türkiye’nin yüzölçümü Macaristan’ın neredeyse sekiz buçuk, nüfusuysa dokuz katı.

Magyar kampanyasının kırsal bölgelerdeki retoriğinden, siyasi iletişiminden, örgütleşme modelinden ve muhalefetin diğer partilerle resmi bir ittifak modeli kurmadan oy devşirmesi detaylıca değerlendirilmelidir. Ek olarak Magyar’ın seçimi kazandıktan sonra karşısında bulduğu Orban bürokrasisine ve sermayesine karşı nasıl davrandığı, davranacağı da ayrıca muhalefetin söylemine somut bir örnek olarak eklemlenmelidir. Özetle Magyar’ın seçim kampanyası, kesinlikle muhalif partilerce bir model olarak kabul edilerek raporlanmalıdır. Ancak her ülke gibi Türkiye’nin de kendince özgün bir siyaset dinamiği var.

Magyar örneğinden hareketle bütün muhalif partilerin seçimlere tek başına girmesinin iyi bir fikir olacağını düşünmüyorum. 2023 seçimleri gibi büyük bir uzlaşıya gerek olduğunu düşünmesem bile en azından merkez sağ-milliyetçi spektrumdaki muhalif partilerin kendi aralarında seçim uzlaşısına gitmesi şu aşamada gerekli görünüyor. Hatta 2023 tecrübesinin aksine ittifakı oluşturan partiler birbirinden bağımsız hareket etmeyerek ortak bir söylem üretmeyi başarabilecekse, farklı listelerle bileşik bir ittifak modeli halinde parlamento seçimlerine girip mümkünse tek bir cumhurbaşkanı adayı üzerinde birleşmek doğru olabilir. Lakin bu formül, en azından bugün için, gerçekçi görünmüyor.

Bütün bunların haricinde olarak Türkiye’deki muhalefetin sadece AB üyeliğini temeline alan bir dış politika yaklaşımı inşa etmesini de sağlıklı bulmuyorum. İktidarın güvenlik ve dış politikadaki söylemi üzerinden güç devşirdiği 2023 kampanyasında muhalefet, bu konularda söylem üretme konusunda yetersiz kalmış ve iktidarın halkta uyandırmak istediği somut bir “korku” hissine karşı soyut kavramlarla verilen cılız cevaplarla yetinmişti. Çevremizde tırmanması muhtemel jeopolitik gerilimler düşünüldüğünde muhalefetin çok boyutlu politikaları somut ve basit söylemlerle halka sunması gerekiyor.

Bu noktada dediklerimin yanlış anlaşılmasını istemem, muhalefet elbette demokrasiden ve temel insan haklarından bahsederek Avrupa Birliği’yle ticari ve siyasi ilişkilerini güçlendirmek istediğini vurgulamalı. Ama bunu, örneğin bugün yaşadığımız alım gücü düşüşüyle bağlayarak, yani soyut kavramlarla somut kavramları bağlayarak, dengeli bir ölçüde uygulamalı. Bununla beraber dünyadaki uluslararası konjonktürü düşündüğümüzde, bir yapıya veya aktöre haddinden fazla ön plana çıkartmadan inşa edilecek bir güvenlik söylemi, seçmende daha fazla yankı uyandırabilir.

 

Velhasıl, otoriterleşmeyle nasıl mücadele edebileceğimize dair üç sene öncesine göre daha fazla veriye sahibiz. Ancak Türkiye’de üç sene öncesindeki gibi değil. Ekonomik göstergelerdeki en ufak düzelmenin muhalefete bindirilecek yeni bir yargı baskısına vesile olduğu bir ortamda kurumsal muhalefetin sandık gelene kadar yapabileceği en iyi şey, direnmek ve cepheyi genişletmeye çalışmak olacaktır.

Yarının ne getireceğini öngöremesek de bir seçimin etkisiyle içerisine bulunduğumuz otoriterleşme dalgasının sönümleneceğini söylemek, şimdilik fazla iyimser bir okuma olacaktır. Yine de şahsen, yolun sonunda bir ışığın olduğuna olan inancımı koruyorum. Direnç korunduktan sonra ışığa ve aydınlığa inanmak için çok sebep var. Sonumuzun aydınlık olması dileğiyle.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız