İstanbul
Parçalı bulutlu
15°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
49,7746 %0.08
55,8683 %-0.14
6.384,76 %-0.62
80.893,08 %-0.99

Kızıl Vazo

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Kızıl Vazo

İyice eskimiş emektar daktilosunu önüne çekti ve yazmaya başladı. Önce “Leylaklar soluyor” diye yazdı ve sonra devam etti :

“ Güneşin son ışıkları Şişli’deki bu kasvetli apartman dairesinin penceresindeki biraz aralık kalmış perdeden içeri sızıyor ve tozlanmış piyanonun üzerindeki vazoyu yakıcı bir akşam kızılına boyuyor. Kızıl vazodaki mor leylaklar, son Büyükada gezisinde, ıssız köşklerin bahçelerinden usulca koparılmış mimozalar şöyle bir parıldıyor. Hepsi bu kadar. Artık ortalık kararıyor. Mimozaların altın renkli minnacık topları yavaşça görülmez oluyor ve leylaklar soluyor” diye yazdı…

Arkasına yaslandı. Tekrar eğilip, son yazdıklarını bir kez daha okudu. Bir süredir sık sık duyduğu o tuhaf tedirginliği, o anlamlandıramadığı tatminsizliği, beğenmemezliği, daha da kötüsü, tüm bu yazdıklarını kendine yakıştıramamazlığı yine hissetti. Durum açıktı. Son zamanlarda yazdığı şeyler hiç içine sinmiyordu. Kendi yazdıklarına yabancı kalıyordu. Burjuva sayılabilecek bir çevreden gelmesine rağmen, bütün bunları kendisi yazmasına rağmen,  burjuva bir çevrede geçen, İstanbullu, zengin kadın ve erkekler arasında gelişen ve  sonu mutlaka mutsuz biten bu aşk romanlarını hiç beğenmiyordu.

Romanlarında canlandırdığı kişilerden,  Fransız mürebbiyelerle büyümüş, hafta sonları Pera’ya çıkan, Ada’daki Büyük Kulüp’te Avrupa’da yaygınlaşan son dansları yapan, hep ahşap ve cihannümalı köşklerde yaşayan,hüzünlü bir sarıya bürünmüş ve ille de kameriyeli güz bahçelerinde birbirlerine utangaç buseler veren, olmadık bir çok aksilikle karşılaşınca da birbirlerine gözyaşları içinde sonsuza dek veda eden bütün o marazi Handan’lardan, Nejat’lardan bıkmıştı artık. Bunca zamandır yazdığı bütün bu kızıl vazolar, solan leylaklar, batan akşam güneşleri, nahif ve kırılgan kadınların çok sonradan ortaya çıkan ve okuyucuya neyin ne olduğunu bir güzel anlatan hatıra defterleri hiç mi hiç gerçek durmuyorlardı.

Oysa o gerçek insanları, gerçek kadınları yazmak istiyordu. Annesiyle anlaşamayan, kızlarıyla geçinemeyen, aynı ailede doğup büyümelerine rağmen, birbirlerinden tümüyle farklı kişilikleri olan kadınları anlatmak istiyordu. Bu romanların kurguları çoktandır kafasında şekillenmişti. Sözgelimi şöyle olanca gerçekliğiyle üç ayrı kadını anlatacağı bir roman, ‘üç kadının romanı’ nı yazacaktı. ‘Ah bu geçim derdi olmasa’ diye düşündü. İstanbul Elektrik Şirketi’nde çalışmak zorunda olmasaydı, daha iyi bir ortamda yazabilseydi, hiç olmazsa şöyle üç aycık bir zamanı olsaydı, düşündüğü, çoğunu kafasında kurguladığı o  romanları nasıl tıkır tıkır yazıp bitirecekti.

Hali vakti biraz düzeldiğinde gerçek kadınları yazacaktı. Hayatın, adına kader denilen dayatmalarına sonuna kadar direnen, aşkını doya doya yaşayan gerçek kadınları yazacaktı.Dışarıda bütün hayhuyuyla akıp giden hayatı, bir konağın ipek perdeleri arkasından öyle kımıltısızca seyreden, kaderine razı olmuş kadınlarla ilgilenmeyecekti. O, etiyle kemiğiyle hayatın içinde yer alan, hayatın gelgitlerini, dalgalarını göğüsleyen, yaşamın acılarına, yılmadan katlanan yiğit kadınları yazacaktı.

Mesela İstanbul Elektrik Şirketi Yayın Bölümü’nde birlikte çalıştığı arkadaşı, dostu Münevver Andaç gibi kadınları yazacaktı. Münevver, uzaktan akrabası olan ünlü şair Nazım Hikmet’e aşık olmuş ve bu aşkın bütün acılarına katlanmıştı. İşyerinden defalarca uyarılmış, Nazım’la görüşmelerini sona erdirmezse işine son verileceği önce ima yoluyla sonra da düpedüz anlatılmıştı. Münevver umursamamıştı bile. Derken bu kez siyasi polis peşine düşmüş, işyerinin karşısına simitçi, evinin karşısına da ayakkabı boyacısı kılığında taharri memurlarını dikmişti. Münevver bütün bunlara güzelim saçlarını havaya savurarak cevap vermişti. Bu Münevver’leri yazacaktı işte…

Düşüncelerinin burasında durakladı. Az kalsın unutacaktı. Nazım’ı askere çağırmışlardı. Ansızın ortaya çıkan bu çağrının pek de hayırlı olmadığını iyi bilen Nazım da tehir hakkından yararlanmak istemişti. Bunun için kendisine kefil olacak, düzenli bir işi ve geliri olan birisini bulması gerekiyordu. Münevver uzaktan da olsa akrabası olduğundan, askere alınmasının bir süre ertelenmesi için gerekli olan kefillik görevini yapamıyordu. Bir çok insan da malum nedenlerden ötürü uzakta durmayı tercih ediyordu. Bir öğle tatilinde Cağaloğlu yokuşunda yeni kitaplara bakarlarken Münevver’den bunu duymuş ve hemen oracıkta Nazım’a kefil olacağını söylemişti. İşte bir an için aklından çıkan buydu. Sabah ilk iş doğru askerlik şubesine gidecek ve Nazım Hikmet’e kefil olduğunu resmen bildirerek, gerekli belgeleri imzalayacaktı. Bunu yapmakla başının enikonu derde gireceğini, işinden olabileceğini, uyduruk suçlamalarla yargılanabileceğini, hatta hapislere bile girebileceğini, başta Münevver olmak üzere az sayıda dostu kendisine söylemişti ama o da tıpkı Münevver gibi yapmış, pırıltısı ileri yaşlarında bile hiç sönmeyecek olan güzel gözlerini iyice kısmakla yetinmişti.

‘Aşk romanlarının unutulmak isteyen yazarı’ diye de isimlendirilebilecek olan yazar Peride Celal, upuzun ve çok verimli yazı hayatını, biraz da zaman zaman karşılaştığı acımasız eleştirilerin de etkisiyle ikiye ayırmayı yeğledi. Bu bir anlamda  onun edebiyat hayatında ‘iki yirmi dört saat’ denilebilecek milatları oldu. Tefrika edildiği gazetelerin satışlarını bir anda iki üç kat artıran, kitap olarak piyasaya çıkmadan önce kitabı basan Semih Lütfi Kitabevi, Çağlayan Yayınevi gibi kuruluşlar önünde uzun okuyucu kuyrukları oluşan Peride Celal’in milatlarından ilki, pembe dönem romanları olarak ünlenen eserlerinin sonuncusu  Dar Yol oldu. Edebiyatçılığındaki ikinci yirmi dört saat ise Üç Kadının Romanı ile başladı. Peride Celâl’in pembe dönem diye biraz da küçümsenen ilk dönemdeki yazıları, çoğu kez görmezden gelindi, yok sayıldı. Nedir, bunu yapanlar o dönemde yazılan Peride Celal eserlerini incelemek, derin okumak zahmetine bile katlanmadılar. ‘Çok satıyor, halk alıyor, öyleyse bunlar popüler şeyler’ düz mantığıyla davrandılar. Her zaman çok ince bir zarafeti temsil eden, hayatta bir tek insanları kırmaktan korkan Peride Celal de bu anlamsız didişmeye taraf olmamak için bunları kerhen kabul etti. Aslında daha yazarken bile kendisi de sevememiş, benimseyememişti o hikayeleri ve romanları. Ama Peride Celal, kendi yazılarına bu eleştirileri yaparken,  toplumsal sınıf, psikolojik derinlik, yalınlık, gerçeklik gibi ilmi teraziler kullanıyordu, eleştirmenler gibi sadece kıskançlıkla, çekememezlikle davranmıyordu. Daha sonraki yıllarda o dönemde yazdıklarından utandığını, onları sadece birer karalama olarak gördüğünü söylemekten de hiç çekinmedi. Mesela bir röportajda, o romanları yazmayı hiç istemediğini, memnun olmadan yazdığı için kendini gerçek bir yazardan çok, yazarak yaşamını kazanan biri olarak gördüğünü dürüstçe söyledi ve o zamanlar sık sık, ‘geçim derdim olmasa, daha iyi bir ortamda yazsam, hiç değilse üç ay zamanım olsa’ diye nasıl içlendiğini anlattı.

Peride Celal yazmaya genç yaşlarda başladı. Savcı olan üvey babasıyla birlikte çocukluğunda Anadolu’yu dolaştı durdu. İstanbul’da bulunan anneannesinin yanına da gidip geliyordu. Bir yandan da durmadan okuyordu. Babasının arkadaşlarından biri olan genç bir yargıcın yazdığı öyküleri gazetelere gönderdiğini görünce, kendi yazdıklarını da İstanbul gazetelerine gönderme cesaretini buldu. ‘O yazıyorsa ben de yazarım’ diye düşünmüştü. Ne var ki, gönderdiği öykülerden hiçbirine cevap alamıyordu. Annesi Mirat Hanım, küçük Peride’nin bu ümitsiz durumunu görünce, o dönemin ünlü gazete sahiplerinden biri olan Ali Naci Karacan’dan yardım istemeye karar verdi. Ali Naci Karacan, küçük bir kız çocuğunun yazdıklarıyla pek ilgilenmedi ama büsbütün darılmaması için de onu yazar Peyami Safa’ya gönderdi. Peyami Safa, Peride Celal’in kendi deyimiyle ‘tomarla abuk sabuk hikayesinden’ yılmadı. Hepsini okudu. Bazı yerlerini yeniden yazdı. Bu işi o kadar ciddiyetle yaptı ki, bir gün Peride Celal ona ‘oldu olacak bu hikayelerin altına kendi adınızı yazın bari’ deyiverdi. Yine de dostlukları bozulmadı. Peyami Safa, erkeklerin egemen oldukları bir edebiyat dünyasında, sadece edebi yetenekleri ile değil, düpedüz mücadele ile ayakta kalmaya çalışan Şükufe Nihal, Suat Derviş gibi kadın yazarlara bir yenisinin daha katılması için Peride’ye her türlü yardımı yaptı. Köşe başlarını erkeklerin tuttuğu bu edebiyat dünyasında geçen onca uzun yılda sık sık erkeklerin çıkarcı davranışlarıyla karşılaşan Peride Celal, belki de bu yüzden kendisinden hiçbir zaman ‘kadın yazar’ diye bahsetmedi. Sadece ‘yazar’ dedi. Yazarlığın cinsiyetinin olmaması gerektiğini daha gencecik bir ‘yazar’ iken anlamıştı.

Sonra, İstanbul’da yumuşak bir “kırkikindi yağmuru” çiselerken, bir anne ile neredeyse boyundan büyük çantası tıka basa öykülerle dolu gencecik bir kız, Cağaloğlu yokuşunu tırmandılar. Yedigün Dergisi’nin sahibi olan Sedat Simavi’nin karşısına oturdular. Peride Celal’in anlatımıyla ‘edebiyata tutkuyla bağlı’, Balzac hayranı annesi, Sedat Simavi’yi kızının öykülerini okumaya ikna etti. 27 Kasım 1935 tarihli Yedigün’de P. Gençay imzalı Ak Kızın Hikayesi yayımlandı. Peride Celal ilk adımı atmıştı. Sonrası bir yağmur gibi geldi. O zamanın ünlü gazeteleri olan Tan, Son Posta gibi gazetelerde ve dergilerde neredeyse hemen her gün bir öyküsü yayımlanmaya başladı. Bunlara bazen Peride Gençay, bazen Peride, bazen P.G. ve kimi zaman da sadece Peride diye imza atıyordu. Adını ne yazarsa yazsın, okuyucular onu hemen tanıyordu. Okuyucular, bütün bu Şefini Seven Kız, Küçük Suç, Sazlı Çoban, Senelerden Sonra, Ham Meyva, Mavi Yemeni adlı öyküleri Peride Celal adlı gencecik bir kızın yazdığını biliyor, tefrika edilirken yer darlığından devamı mecburen yarına kalmış öykünün sonunu okuyabilmek için, sabah gün ışırken bayilere koşuyordu.

Peride Celal ailesinden ayrılıp İstanbul’a yerleşti. Yazdıklarıyla geçinmek zorundaydı artık. İşte biraz da bu geçim zorluğu yüzünden hemen her gün bir öykü yazıyordu. Yine de aldığı telif ücretleri geçinmesine yetmiyordu. İstanbul Elektrik Şirketi Yayın Bölümü’ne bu dönemde girip çalışmaya başladı. Münevver Andaç ve onun daha sonra evleneceği Nazım Hikmet’le yine o dönemde tanıştı. Polis korkusu nedeniyle, Nazım’ın dostu bilinen bir çok erkek de dahil hiç kimse Nazım’a askerlik tehiri için kefil olmaya yanaşmazken, Peride Celal gözünü kırpmadan gerekli bütün belgeleri imzaladı. Derken ilk romanı Sönen Alev, Son Posta Gazetesi”nde tefrika edilmeye başlandı. Sonra Yaz Yağmuru, Kızıl Vazo, Ben Vurmadım, Yıldız Tepe romanları geldi. Dar Yol bu dönemin sonu oldu. Bunların çok okunması bir çok insanı kıskandırdı. Temelsiz ve acımasız eleştirilere konu oldu. Peride Celal de yazmaktan değil, benimseyemediği şeyler yazmaktan yorulmuştu. İsviçre’ye gitti. Bern Basın Ataşeliği’nde çalıştı. Oradan bir iki röportaj ve öykü gönderdikten sonra sustu.Yazmaya ara verdi. Aslında bir romancının ikinci yirmi dört saati için bir hazırlıktı bu.

Döndü. 1950’den itibaren yeni bir Peride Celal oldu. Üç Kadının Romanı, bu yeni Peride Celal’in ilk habercisiydi. Sonra Kırkıncı Oda, Gecenin Ucundaki Işık, Güz Şarkısı, Evli Bir Kadının Günlüğünden, Üç Yirmi Dört Saat ve Kurtlar geldi. Özellikle Kurtlar romanında isim vermeden anlattığı edebiyat dünyasının ünlü kişilerinin gerçekte kim oldukları yıllarca tartışıldı. Jaguar, Bir Hanımefendinin Ölümü, Deli Aşk onun ne kadar usta ve aynı oranda insancıl bir edebiyatçı olduğunu herkese kanıtladı.

Eşini kaybettikten sonra hayattan biraz çekildi ama yazmayı hiç bırakmadı. Evindeki büyük yapraklı özel bitkilerle ilgilenerek, çok sevdiği Burgaz adasına gidip, iyi arkadaşı olan Sait Faik’in dediği gibi ‘kavun acısı yalnızlıklar’ çekerek ama dimdik ayakta kalarak yaşamaya devam etti. Yazarların yalnızlığının olamayacağını savundu hep. Ona göre bir yazar ne kadar yalnız kalırsa kalsın, evindeki masada daktiloyu önüne çekince binlerce okuyucuyla baş başa kalır ve böylece yalnızlığı da bitmiş olurdu. Doğruydu ama o daktiloyu önüne çekmek istemediği zamanlar ne olurdu peki? Peride Celal asla bu sorunun sorulmasına izin vermedi ve o yüzden bu sorunun cevabı da bilinemedi…

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız