İstanbul
Parçalı az bulutlu
17°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
48,6836 %0.05
55,9670 %0.20
6.721,60 %0.78
76.451,14 %0.85

Hazan Değdi Yaprağıma

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Hazan Değdi Yaprağıma

Işık değişir önce, renk değişir. Güneş hala oradadır ama ağustostaki gibi hoyrat değildir artık. Sarı sıcak yavaş yavaş çekilir; akşam, her gün birkaç dakika daha erken kapıya dayanır. Sabahların serinliğinde belli belirsiz bir vedanın kokusu vardır. Ağaçların yeşili yorulur. Bir yaprak sararır, sonra öteki. Derken dallar, bütün yaz gururla, neşeyle taşıdıkları elbiselerini ağır ağır çıkarmaya başlar.

Yazın insanın içinde küçük bir ölümsüzlük vehmi vardır. Günler uzundur, kapılar açıktır, sokaklar geç saatlere kadar canlıdır. Çocuklar dışarıdadır. Deniz vardır. Yol vardır. Tatil vardır. Sanki hayat hep böyle sürecekmiş gibidir. Sonra Eylül çıkar gelir ve hiçbir şey söylemeden önümüze küçük, sarsıcı bir hakikat bırakır: Her yaz biter. Hiçbir şey olduğu yerde kalmayacaktır.

Gazel olur yapraklar… Yol kenarlarında, parklarda, eski apartmanların avlularında birikirler. Üzerlerine basıldığında çıkan ve çocukken yalnızca eğlenceli gelen o kuru sesi, yaş ilerledikçe başka türlü duyulmaya başlar. Zira bir yaprağın daldan ayrılışı, içimizde çok başka türlü ayrılıkları uyandırır.

Bizim memlekette Eylül gerçekten de gitme ayıdır. Yaprak daldan, çocuk evden ayrılır, insan eksilir. Köyünden okumaya gönderilen çocuğun ayıdır mesela. Bavulunda birkaç gömlek, biraz yiyecek, annesinin bin tembihiyle İstanbul’a gelen gencin… Yatılı okulun, üniversitenin, gurbetin, “kendine dikkat et”lerin ayıdır Eylül. Kimi zaman bir otobüs taşır onu, kimi zaman bir posta treni. Anadolu’da trenin düdüğü de az ayrılık görmemiştir zaten. “Kara tren de yol alıyor cürekten, oturdum da bir of çektim yürekten…” der türküler, boşuna değil. Bir başka türküde bu kez uğurlayanın sesi duyulur: “Ben de çıktım Başören’in gediğine, yâri yolladım, yâri yolladım…” Çünkü bizim türkülerimizde yollar kadar geride kalanlar da vardır; gidenin ardından bakıp küçülen yolu, kaybolan treni, gözden silinen sevdiğini seyredenler…

***

Eylül, bir hatırlama biçimidir. Bitenleri hatırlarız, gidenleri, dönmeyecek olanları. Evet, yalnız yapraklar düşmez bu ayda, insanlar da gider. Hem de ne insanlar…

Bazı insanlar gittikten sonra da konuşmaya devam eder. Bir filmde, bir türküde, bir kitapta… Bir şarkıyla, bir rolle, bir duruşla, bir cümleyle, bir fikirle…

Bazı ölümler vardır; acısı bir evin duvarları içinde kalmaz. Sokaklara, şehirlere, hiç tanışmamış insanların hayatlarına kadar yayılır.

Eylül takvimine bakınca insan bunu daha güçlü hissediyor.

9 Eylül 1984’te Yılmaz Güney… Ömrü yollarla, ayrılıklarla, sürgünlerle geçti; sonunda kendisi gitti, ama ardında memleketine çıkan uzun bir Yol bıraktı.

20 Eylül 1985’te Ruhi Su… Onun o derinden, toprağın altından gelir gibi çıkan sesinden türküler kalmış geriye. “Giden gelmiyor, acep nedendir?”

21 Eylül 1989’da Ertem EğilmezHababam Sınıfı’nı, Süt Kardeşler’i, Neşeli Günler’i bırakıp… Bir memlekete neşeli günler armağan eden adamın ismi, şimdi hüzünlü bir Eylül yazısında…

4 Eylül 1990’da Turan Dursun… Bazı insanları öldürmek yetmez; çünkü bir kez düşüncenin kapısını araladılar mı, kendileri gider ama o kapı bir daha tam kapanmaz.

18 Eylül 1993’te Nida Tüfekçi… Anadolu’nun dört bir yanından derlenen türküleri yalnız kayda geçirmekle kalmadı; onların sesini, tavrını, hafızasını kuşaktan kuşağa taşıdı. Giderken ardında, bir memleketin diline ve sesine sinmiş koca bir türkü mirası bıraktı.

24 Eylül 1996’da Zeki Müren… “Elbet bir gün buluşacağız.” Ölümün karşısında insanın bulabildiği en eski tesellilerden biri budur. Bir yerlerde, bir zaman, yeniden karşılaşacağımıza inanmak.

22 Eylül 2001’de Fikret Kızılok… “Yıllar geçse de üstünden, bu kalp seni unutur mu?”

25 Eylül 2012’de Neşet Ertaş… Ömrü gurbetle, gönülle, ayrılıkla konuşmuş bir adamdan geriye, sanki kendi vedasını da içine saklayan o birkaç kelime kalmış: “Ben gidip ellere kalan dünyada…”

27 Eylül 2013’te Tuncel Kurtiz… O gür sesiyle söylediği onca söz arasından şu cümleler duyuluyor: “Hayatı yaşamak lazım. ‘Ne olacak acaba yarın’ diye düşünmeden... Tolstoy'u okumak lazım, Dostoyevski'yi okumak lazım, Yaşar Kemal'i okumak lazım, Orhan Veli'yi, Sait Faik'i bilmek lazım, Erkan Oğur'u dinlemek lazım, dünya müziğiyle etnik müzikle yakınlık kurmak lazım. Hacı Arif'i tanımak lazım, Itri'yi bilmek lazım. Bunlarla yaşadıkça hayatın zenginleşir ve zaten sen kendi hayatını kurarsın o zaman. Benim tavsiye ettiğim hayat budur yeğen!”

28 Eylül 2013’te Turgut ÖzakmanŞu Çılgın Türkler’de bir yerde, “Ölmek marifet değil. Marifet ölmemek…” diye yazmıştı.

16 Eylül 2016’da Tarık Akan… Bir zamanların güleç yüzlü Ferit’ini; yıllar geçtikçe memleketin derdini, ağırlığını, öfkesini yüzünde taşıyan o güzel adamı da Eylül aldı. Cenazesinde akan insan seli ne kadar çok kalbe dokunduğunu gösterdi… Yıllar içinde memleketin hafızasına, gündelik hayatına, kalbine usul usul yerleşmiş isimlerden biriydi.

6 Eylül 2017’de Şerif Mardin… Bir ömür bu memleketi anlamaya çalıştı; değişimini, çatışmalarını, inançlarını, kırılmalarını… Giderken ardında tamamlanmış hükümlerden çok, düşünmeye devam etmemiz gereken sorular bıraktı.

10 Eylül 2019’da Süleyman Turan… Yeşilçam’ın hikayenin merkezine geçmeye hiç ihtiyaç duymayan o zarif yüzü. Esas oğlanın sadık dostu…

26 Eylül 2023’te Hıfzı Topuz… Bir asra yayılan ömründe gazeteciliğe, edebiyata ve Cumhuriyet tarihine tanıklık etti. Giderken ardında yalnız kitaplarını değil, bir ülkenin yakın tarihine tutulmuş uzun bir kayıt da bıraktı.

5 Eylül 2026’da Serhat Kılıç… Bu yılın Eylül’ünden, henüz çok taze bir kayıp olarak onu da analım. Televizyon ve tiyatro izleyicisinin yakından tanıdığı sempatik oyuncu. Şimdi bu uzun Eylül vedalarının en yenilerinden biri…

 

İnsan bu isimleri peş peşe okuyunca Eylül hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor. Ne uzun aymış meğer; kaç vedayı, kaç sesi, kaç yüzü sığdırmış içine… Çünkü bunların her biri başka bir Türkiye’den ses getiriyor. Birinin sesi eski bir kaydın içinden yükseliyor, biri beyazperdeden yürüyor bize doğru, biri bir bozlakta, biri bir replikte, biri eski bir TRT gecesinde duruyor. Birbirlerine benzemezler belki ama hepsi bir biçimde bizim müşterek hafızamızın içindeki yerini koruyor. İnsan bazen bir kişiye değil, o kişinin temsil ettiği zamana da yas tutuyor…

Bir insan gerçekten ne zaman gider? Nefesi kesildiğinde mı? Sesi son kez duyulduğunda mı? Yoksa onu hatırlayan son insan da dünyadan çekildiğinde mi?

Belki de bu yüzden bazı ölümlerin üzerinden onlarca yıl geçse bile onları hala “kayıp” diye anıyoruz. Kaybolmadıkları halde. Neden? Çünkü onları hep arıyoruz…

 

Sadık ÇELİK

[email protected]