Dünya hedefleri konuşuyor, zaman giderek daralıyor
İklim Gazeteciliği yanında bir de Sürdürülebilirlik İletişim Uzmanlığı unvanını kullanıyorum. İstanbul Üniversitesi’nde bu uzmanlığın eğitimini aldığım için. Nedir derseniz? Sürdürülebilirlik iletişimi, bir kurumun, bir markanın, belediyenin, girişimin, kişinin ya da projenin çevre, iklim, sosyal etki ve etik konularındaki çalışmalarını doğru, şeffaf ve anlaşılır şekilde anlatma biçimidir.
Örnek mi?
BM tarafından 2015 yılında kabul edilen ve son gün olarak da 2030 tarihi belirlenen 17 Sürdürülebilirlik Kalkınma Amaçları, sürdürülebilirlik iletişim aracına çok iyi bir örnektir. Çünkü dünyadaki ülkelerin, şirketlerin, belediyelerin ve kurumların sürdürülebilirliği aynı başlıklar altında konuşabildiği, birbirlerini anladığı ve iletişim kurduğu bir sitemdir.
BM’in 17 maddede belirttiği başlıklar şunlar: Yoksulluğa Son, Açlığa Son, Sağlıklı ve Kaliteli Yaşam, Nitelikli Eğitim, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Temiz Su ve Sanitasyon, Erişilebilir ve Temiz Enerji, İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme, Sanayi, Yenilikçilik ve Altyapı, Eşitsizliklerin Azaltılması, Sürdürülebilir Şehirler ve Topluluklar, Sorumlu Üretim ve Tüketim, İklim Eylemi, Sudaki Yaşam, Karasal Yaşam, Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar, Amaçlar için Ortaklıklar.
2030’a beş yıldan az bir süre kaldı. Ama dünyanın büyük kısmı hâlâ aynı sorunun etrafında dönüyor. Hedefleri koyduk ama oraya gerçekten ulaşabilecek miyiz?
Birleşmiş Milletler’in her yıl düzenlediği Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma Forumları’nın (RFSD) bu yılki toplantıları da tam olarak bu sorunun etrafında şekillendi. Nisan ayında Afrika, Latin Amerika-Karayipler ve Avrupa bölgesindeki ülkeler bir araya geldi. Addis Ababa’da, Santiago’da ve Cenevre’de yapılan toplantılarda aslında dünyanın ortak kaygıları konuşuldu. Su azalıyor, enerji dönüşümü yavaş ilerliyor, şehirler iklim krizine hazırlıksız yakalanıyor ve eşitsizlik derinleşiyor.
Bu toplantılar, temmuz ayında yapılacak BM Yüksek Düzeyli Siyasi Forum’una hazırlık niteliği taşıyor. Yani ülkeler kendi bölgelerindeki tabloya bakıp şu soruya yanıt arıyor.
“Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nda gerçekten neredeyiz?” Ortaya çıkan tablo çok parlak değil.
Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu (UNECE) bölgesinde ölçülebilen hedeflerin yalnızca küçük bir bölümünün 2030’a kadar tamamlanabileceği belirtiliyor. Afrika tarafında ise en temel meselelerden biri hâlâ temiz suya erişim. Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde eşitsizlik, kırılgan ekonomi ve iklim afetleri ön plana çıkıyor. Ama aslında bölgelere göre değişen sorunların altında ortak bir gerçek yatıyor. Dünya sürdürülebilirlik konusunda hâlâ “yeterince hızlı” hareket etmiyor.
Toplantılarda özellikle dört başlık öne çıktı.
Birincisi su krizi. Kuraklık, aşırı sıcaklıklar ve yanlış kullanım nedeniyle su artık yalnızca çevre meselesi değil; ekonomik ve toplumsal bir güvenlik konusu olarak görülüyor. Atık suyun geri kazanılması, altyapı yatırımları ve suyun daha verimli kullanılması en çok konuşulan başlıklardan biri oldu.
İkinci büyük başlık, enerji dönüşümü. Yenilenebilir enerji yatırımları artsa da enerjiye erişimde eşitsizlik devam ediyor. Bazı bölgelerde insanlar hâlâ güvenli ve temiz enerjiye ulaşamıyor. Forumlarda “adil enerji dönüşümü” vurgusu sık sık tekrarlandı. Yani dönüşüm yalnızca zengin ülkelerin ya da büyük şirketlerin avantajına olmamalı.
Üçüncü başlık şehirler. Sel, sıcak hava dalgaları, yangınlar ve plansız kentleşme nedeniyle şehirlerin artık iklim krizine dayanıklı hale getirilmesi gerektiği konuşuldu. Yeşil alanlar, toplu taşıma, enerji verimli binalar ve afetlere hazırlıklı altyapılar artık lüks değil zorunluluk olarak görülüyor.
Dördüncü başlık ise teknoloji ve finansman. Çünkü ülkeler artık açıkça şunu söylüyor: “Bu dönüşümü yapmak istiyoruz ama finansmana ihtiyacımız var.” İklim finansmanı, kalkınma bankaları, özel sektör yatırımları ve kamu destekleri bu nedenle toplantıların en kritik gündemlerinden biri oldu.
Peki Türkiye bu tablonun neresinde?
Türkiye de bu sürecin bir parçası. Çünkü Türkiye, UNECE bölgesinde yer alıyor ve sürdürülebilir kalkınma hedefleri konusunda BM’ye düzenli rapor sunuyor. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın değerlendirmeleri ile BM’ye sunulan Ulusal Gözden Geçirme Raporları Türkiye’nin bazı alanlarda ilerleme kaydettiğini gösteriyor. Özellikle sağlık hizmetleri, altyapı, enerji erişimi ve dijitalleşme alanlarında gelişmeler dikkat çekiyor.
Ancak aynı raporlar başka bir gerçeğe de işaret ediyor: Türkiye’nin en kırılgan alanları hâlâ iklim eylemi, sürdürülebilir üretim, su yönetimi, biyolojik çeşitlilik kaybı ve sürdürülebilir tarım.
Aslında bu tablo bize çok tanıdık.
Bir yanda büyüme hedefleri, sanayi yatırımları ve şehirleşme; diğer yanda kuruyan su kaynakları, artan sıcaklıklar, orman yangınları ve derinleşen eşitsizlikler.
Forumlardan çıkan en net mesaj ise şu;
“Artık planlama değil uygulama zamanı.”
Ama bu uzun süreden beri iklim uzmanlarının ortak görüşü zaten, yeni bir şey değil.
2030’a kalan süre hızla azalıyor. Dünya hâlâ hedefleri konuşuyor ama iklim krizi çoktan hayatın içine yerleşmiş durumda.
Peki Hedeflere Ulaşılamaz Demek Ne demek?
“Tamam tablo kötü… peki sonra ne olacak?” Ve aslında dürüst cevap şu:
Bundan sonrası, sürdürülebilirliği “yan konu” olmaktan çıkarıp çıkaramayacağımıza bağlı. Çünkü artık mesele yalnızca kutuplardaki buzullar değil.
Bundan sonra:
- su krizleri daha görünür olacak,
- gıda fiyatları artacak,
- şehirler aşırı hava olaylarıyla daha sık karşılaşacak,
- enerji ve tarım politikaları ekonomik güvenlik meselesine dönüşecek,
- şirketler karbon nedeniyle ticarette zorlanacak,
- ülkeler iklim krizine uyum sağlayabildiği kadar güçlü kalacak.
Yani iklim krizi geleceğin değil, ekonominin, siyasetin ve günlük hayatın bugünkü belirleyicilerinden biri olacak. Ama umutsuz değiliz.
Dünya tamamen “kaybetmiş” değil. Çünkü teknoloji var, bilgi var, finans araçları var, çözüm örnekleri var ve müthiş bir gençlik var. Eksik olan şey çoğu zaman hız ve siyasi irade.
Bundan sonra mesele yalnızca büyümek değil. Suyu, toprağı, enerjiyi ve yaşamı tüketmeden büyüyebilmek. Çünkü doğa artık ertelenen kararların faturasını daha hızlı kesiyor.