İstanbul
Açık
18°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
45,9013 %0.03
53,4391 %0.1
6.632,69 % -0,26
75.722,01 %-1.482

CHP, MUTLAK BUTLAN, AHLAK ve KILIÇDAROĞLU

YAYINLAMA:
CHP, MUTLAK BUTLAN, AHLAK ve KILIÇDAROĞLU

Mutlak butlan kararının şaibeli 38. kurultay öncesine, 25-26 Temmuz 2020’de gerçekleştirilen ve Kılıçdaroğlu’nun tek aday olarak girip 1250 delegenin oyuyla kazandığı 37. CHP olağan kurultayına dönüş kararının ardından Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel merkezi önünde ve içinde şahit olduğumuz o üzücü görüntüler, aslında yalnızca bir parti içi kavganın görüntüleri değildi. Kapılara çekilen otobüsler, kurulan barikatlar, içeriden atılan sloganlar, taşlar, pet şişeler, birbirine öfkeyle bakan insanlar… Bir siyasi partiden çok, ele geçirilmek istenen bir alan görüntüsü… 

Türkiye’de siyaset uzun zamandır fikirler üzerinden değil, taraflar üzerinden ilerliyor. İnsanlar artık ne söylendiğine değil, kimin söylediğine bakıyor. Hukuk da, demokrasi de, kurumlar da çoğu zaman ilkesel zeminde değil; tarafların kendi pozisyonlarını güçlendirmek için başvurduğu araçlar gibi konuşuluyor. Mahkeme kararları tanınmıyor, bir yandan “yargı siyasallaştı” diyenler (ki haklılar elbette) çözümü yine istinaf yollarında arıyor. Bu ülkede herkes hukuku değil aslında, kendi hukukunu savunuyor. 

Şaibenin Gölgesinde 

Mutlak butlan kararı yalnızca teknik bir hukuk meselesi değildir. CHP içinde uzun süredir birikenlerin artık taşınamaz hale gelmesidir. Şaibeli kurultayın, delegelik sisteminin, belediye imkanlarının, kamu kaynaklarının kullanım biçiminin, örgüt yapısının nasıl dönüştüğünün, siyasetin finansmanının ve en önemlisi de ahlak kavramının yeniden toplumun önüne gelmesidir. 

Mahkeme de aslında tam olarak bunu tartışmaya açmıştır. Ortada yalnızca şekli bir usul tartışması değil, sakatlanmış bir irade mevzuu vardır. Delege iradesinin çeşitli ilişkilerle yönlendirildiği, belediye gücünün örgüt süreçlerinde etkili olduğu, bazı isimlerin kullanıldığı, kurultayın meşruiyetinin gölgelendiği yönündeki tartışmalar uzun zamandır zaten kamuoyunun gündemindeydi. Mahkeme mevcut bir durumu tespit ettiğini söylüyor şimdi. Tartışmalı hale gelen bir sürecin hukuki sonuçlarını ortaya koyuyor. 

Fakat dikkat çekici olan şudur: Günlerdir “kayyum”, “vasi”, “partiye el koyma” gibi kavramlar yüksek sesle konuşulurken, kurultayın neden şaibeli hale geldiği neredeyse hiç konuşulmuyor. Sanki asıl sorunlu alan burası değilmiş gibi davranılıyor. Oysa bir siyasi hareket açısından asıl tehlike, şaibenin normalleşmesidir. “Yapanın yaptığı yanına kalsın” anlayışı yerleştiği anda çürüme kurumsallaşır. Çünkü şaibeli bir kurultayın, sakatlanmış bir iradenin ya da satın alınan delegelik ilişkilerinin meşru görülmeye başlanması, yalnızca bir partiye değil siyasetin tamamına hatta tüm bir ülkeye zarar verir. 

Eskilerin “mahkeme kadıya mülk değildir” diye bir sözü vardır. Mahkemeler de siyasi partiler de kimsenin tapulu malı değildir. Bugün mahkemenin ortaya koyduğu şey, seçim sürecine ilişkin şaibe ve irade tartışmalarının hukuki karşılık bulduğudur. Kılıçdaroğlu’nu doğrudan “işbirlikçi” ya da “iktidarın adamı” ilan ederek bütün sorumluluğu dışarıya yüklemek yerine, partinin niçin mahkeme kapılarına düştüğüyle, neden bugün bu kadar ağır bir dağılma ve çözülme sürecine sürüklendiğiyle dürüstçe yüzleşmek gerekir. Aksi halde aynı kırılmaların tekrar tekrar yaşanması kaçınılmaz hale gelir. 

Toplumun önemli bir kısmı artık şunu sorguluyor: Bu siyasi hareket, gerçekten bir fikir ve dava örgütü mü, yoksa giderek güç ilişkileriyle şekillenen bir kariyer ağına mı dönüşüyor? 

Bir siyasi yapı, kendi örgütünü “örgüt” olmaktan çıkarıp “personel” haline getirdiğinde orada çürüme baş gösterir. Hatta bu, personel ilişkisinin de ötesine geçer. Çünkü personelin bile belli bir kurumsal ağırlığı ve sınırı vardır; işin bütününe zarar verecek bir noktada itiraz edebilir. Ama siyaset tamamen bağlılık ve kullanım ilişkisine dönüştüğünde, insanlar aynı parti içinde birbirine “yoldaş” gibi değil, mevzi paylaşan rakipler gibi bakmaya başlar. 

Türk Siyasetinin Karakteri 

Bugün CHP’de yaşanan kriz budur fakat bu tablo, yalnızca CHP’ye ait değildir. Türkiye’de siyasetin genel ruh halini göstermektedir. Bu ülkede uzun süredir siyaset, ahlaki üstünlük üretmek yerine karşı tarafı değersizleştirme sanatı haline gelmiştir. Sesini en çok yükseltenin haklı sayıldığı, en sert sloganı atanların en “kararlı” görüldüğü bir siyasal iklim oluşmuştur. Oysa bağırmak, haklı olmak değildir. Kalabalık olmak da meşru olmak anlamına gelmez. 

Belki de tam bu yüzden bugün yaşananları yalnızca bir parti kavgası gibi okumak büyük hata olur. Ortada duran şey, basit bir genel başkanlık yarışı değil; Türkiye’de siyasetin hangi ruh haline, hangi dile ve hangi ahlaki zemine savrulduğudur, Türk siyasetinin karakteridir.  

Toplum Neden İkna Olmuyor? 

 

Bugün Özgür Özel yönetimi ciddi bir mağduriyet anlatısı kuruyor; diğer yandan ise toplumun bir kısmı, ortaya saçılanlar nedeniyle temkinli davranıyor. İmamoğlu’nun içeri alınması, belediye başkanlarına yönelik operasyonlar, tutuklamalar, kayyum tartışmaları elbette küçümsenecek konular değildir. Ancak toplum aynı zamanda şunu da soruyor: “Peki bütün bu iddiaların hiç mi karşılığı yok?” 

İşte CHP’nin son dönemde en büyük sıkışması burada oluştu. Çünkü parti yönetimi, ortaya atılan yolsuzluk ve akçeli ilişkilere çoğu zaman siyasal refleksle cevap verdi, “operasyon” dedi. Ancak toplumun görmek istediği şeylerden biri de güçlü bir iç muhasebeydi. 

Tam da bu nedenle örgütün önemli bir kısmı bugün yaşananlara eskisi kadar yüksek sesle tepki vermiyor… Genel merkezden il ve ilçe örgütlerine yapılan toplanma çağrılarına rağmen parti binası önünde beklenen toplumsal görüntü oluşmadı. 

CHP, mağduriyet söylemlerine rağmen toplumda beklenen büyük sıçramayı yaratamıyor, seçmen nezdinde prim yapmıyor. Oysa Türk toplumu normal şartlarda mağdura sahip çıkar. Tarihi boyunca da çoğu zaman böyle olmuştur. Peki neden bu kez aynı etki tam olarak oluşmadı? 

Çünkü toplum artık yalnızca kalabalığın büyüklüğüne bakmıyor. O kalabalığın ne kadar doğal, ne kadar sahici olduğuna da bakıyor. Sürekli taşınan kitleler, organize mobilizasyonlar ve rakam üzerinden üretilen siyasi gösteriler bir noktadan sonra toplumsal heyecan üretmek yerine ters etki yaratabiliyor. 

Yalnızca mağduriyete bakmıyor. Aynı zamanda ahlaki tutarlılığa da bakıyor. Eğer bir yerde yolsuzluk iddiaları, akçeli ilişkiler, belediye ve kamu kaynaklarının siyasette yön tayin etmek için kullanıldığı tartışmaları dolaşmaya başlamışsa, toplumun duygusal bağı zayıflar. Dolayısıyla bugün CHP’de yaşanan kriz yalnızca dışarıdan gelen baskılarla açıklanamaz. Parti kendi içinde de ciddi bir güven problemi yaşamaktadır. 

Toplum yoruldu. İnsanlar artık yalnızca bağıran değil, gerçekten sorun çözen bir siyaset görmek istiyor. İşsizlik, hayat pahalılığı, yoksulluk, gençlerin umutsuzluğu, halkın gündelik sıkışmışlığı ortadayken; siyasetin kendi iç savaşına gömülmesi seçmenin önemli bir kısmında duygusal kopuş yaratıyor. 

Üstelik Özgür Özel yönetimi de bu süreçte kendi siyasi ağırlığını tam anlamıyla ortaya koyamadı. Parti giderek Silivri merkezli bir siyasete sıkıştı; karar alma süreçleri yavaşladı, gündem büyük ölçüde buna endekslendi. Ortaya atılanlar karşısında daha güçlü bir iç muhasebe yerine çoğu zaman refleksif bir savunma dili tercih edildi. Böyle olunca da toplumun bir kısmında, ülkenin gerçek sorunlarından uzaklaşıldığı duygusu büyümeye başladı. 

Belki burada Kılıçdaroğlu ile yeni yönetim arasındaki temel farklardan biri de ortaya çıktı. Kılıçdaroğlu, yıllarca devletin içinde bulunmuş, devlet aklının nasıl işlediğini bilen bir siyasetçiydi. İktidarın elindeki imkanların, kurumların ve gücün nelere muktedir olabileceğini daha temkinli okuyordu. Yeni kadrolar ise bir dönem siyasetin yarattığı toplumsal rüzgarın kendilerini dokunulmaz hale getirdiğini düşündü. “Bize bir şey yapamazlar” duygusunun hakim olduğu, güç zehirlenmesinin sisi altında bir özgüven oluştu. Ancak Türkiye gibi bir ülkede devlet gücüyle siyasetin sert biçimde çarpıştığı anlarda, yalnızca toplumsal rüzgara güvenmenin yeterli olmadığı da kısa sürede ortaya çıktı. 

Bir siyasi hareket için en tehlikeli an, kendi tabanının sessizleşmeye başladığı andır. Çünkü bazen en yüksek sesi öfkeliler çıkarır ama asıl çoğunluk sessizce izler.  

Bugün CHP içinde de biraz böyle bir tablo var. Bağıranlar, slogan atanlar, kapılara barikat kuranlar var. Ama bir de bütün bunları yorgunlukla, kırgınlıkla ve öfkeyle izleyen sessiz bir çoğunluk var. Belki de partinin gerçek geleceğini belirleyecek olanlar da onlar olacaktır. 

Bay Kemal’den Günah Keçisine, Modern Siyasetin Acımasızlığı 

Bugün yaşanan kriz, biraz da Türkiye siyasetinin nasıl insan öğüttüğünü gösteriyor bize. Özellikle de kendi mahallesi tarafından… 

Erdoğan yıllarca “Bay Kemal” diyerek Kılıçdaroğlu’nu küçümsemeye çalıştı. Muhatap almıyormuş gibi yaptı. Onu değersizleştirerek siyaseten etkisiz hale getirmek istedi. Bu ondan beklenendi zaten. Fakat asıl ilginç olan, CHP içindeki çevrelerin de zamanla aynı dili üretmeye başlamasıydı. 

Cumhurbaşkanlığı seçiminde devletin bütün imkanlarının iktidar tarafından kullanımasına rağmen, ağır medya baskısına rağmen, kutuplaştırıcı dile, “Bay Kemal” söylemiyle yürütülen sistematik küçümsemeye, Alevi kimliği üzerinden oluşturulan örtük önyargılara rağmen yüzde 48,5 gibi çok ciddi bir toplumsal destek üretildi. Türkiye gibi sert ve eşitsiz bir siyasal iklimde bu küçümsenecek bir sonuç değildi. 

Fakat siyasette bazen başarısızlıktan çok yenilginin ardından yaşananlar belirleyici olur. Cumhurbaşkanlığı yarışının daha teri kurumadan başlayan süreçte, yıllarca aynı masada oturan insanlar hızla karşı safta pozisyon almaya başladı. Dün birlikte yürüdükleri kişiyi, bir anda bütün yenilgilerin tek sorumlusu gibi, günahkar göstermeye başladılar. Oysa Kılıçdaroğlu partiyi belirli bir geçiş süreciyle güvenli limana taşımaktan söz etmişti. Ancak siyasette fırsatçılık, acelecilik ve mirasyedicilik duygusu devreye girdiğinde süreç başka bir yere evrildi. 

Kurultay sürecinde konuşulanlar da hâlâ hafızalarda duruyor. Çevrimiçlerinde dönen hesaplar, belediye imkanlarının örgüt süreçlerinde etkili olması, delegeler üzerindeki baskılar, para karşılığı oy kullanıldığı yönündeki söylentiler, çeşitli tertip ve ilişkiler… 

Kılıçdaroğlu’nun küçük bir oy farkıyla genel başkanlığı kaybetmesi de bu yüzden bazı kesimler açısından “sıradan bir siyasi değişim” olarak görülmedi. Tam tersine, bütün bu iddialara ve oluşturulan büyük güce rağmen ortaya koyduğu duruşun ayrıca dikkat çekici olduğu düşünüldü. Fakat bunlardan pek söz edilmedi. Daha çok, hızlı bir tasfiye psikolojisi üretildi. 

Ayrıca 31 Mart başarısı yalnızca birkaç aylık bir yönetimin sonucu değildi. O altyapıda, kurulan ittifaklarda, yıllarca örülen örgüt ağlarında hep Kılıçdaroğlu’nun imzası, emeği ve siyasi ısrarı vardı. 

Modern siyasetin en büyük problemlerinden biri de tam burada başlıyor zaten. Başarı ortak yazılıyor, başarısızlık tek kişiye yükleniyor. Ahde vefa duygusu zayıfladığında ise siyaset hızla bir tasfiye mekanizmasına dönüşüyor. 

İki Farklı Siyaset Anlayışı 

Belki de bugün en dikkat çekici noktalardan biri, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bütün bu süreç boyunca izlediği tavırdır. Kendisine yönelik ağır ithamlar, hakaretler, yıllarca süren değersizleştirme çabaları, parti içinden gelen sert saldırılar… Bütün bunlara rağmen kontrollü, sakin ve görece daha uzlaşmacı bir çizgide durmaya ve mücadelesini sürdürmeye çalışıyor. Bu tavır elbette eleştirilebilir, yetersiz bulunabilir; fakat bugünün siyaset dili düşünüldüğünde dikkat çekici olduğu da inkâr edilemez. Olayı doğrudan bir rövanş savaşına çevirmemesi toplumun bir bölümünde farklı bir karşılık üretiyor ve ona destek olarak dönüyor, dönecektir de.  

Türkiye’de siyaset uzun süredir öfke üzerinden işliyor. Bağıranın güçlü, sertleşenin kararlı sayıldığı bir düzen oluştu. Böyle bir iklimde sükûnet bazen zayıflık gibi algılanıyor. Oysa bazı anlarda asıl güç, ortalığı daha fazla ateşe vermemekte saklıdır. 

Genel merkez önünde yaşanan görüntüler de bunu açık biçimde gösterdi aslında. Bir tarafta “burası bizim” diyerek alan tutmaya çalışan, fiili meşruiyet üzerinden siyaset kuran bir refleks vardı. İçeriden atılan sloganlar, fırlatılan pet şişeler, gerilen atmosfer… Genel merkez adeta siyasi bir çatışmanın ardından kalan savaş alanına dönmüştü. Bu gerilim üzerinden de Kılıçdaroğlu’nun parti tabanı ve kamuoyu nezdinde daha fazla yıpratılması, “iktidarın desteğiyle yeniden geldi” algısının güçlendirilmesi hedeflendi. Diğer tarafta ise mahkeme kararını gerekçe göstererek daha kurumsal ve daha sakin bir zemin kurmaya çalışan bir yaklaşım vardı. Kılıçdaroğlu cephesinin, gerilimi büyütmek yerine geri çekilerek “meseleyi sulh içinde çözme” görüntüsü vermesi de bu yüzden dikkat çekiciydi. 

Özgür Özel’in olağanüstü kurultay konusundaki ısrarı da biraz bu psikolojinin ürünü gibi görünüyor. Çünkü mevcut delegasyon yapısıyla mümkün olan en hızlı şekilde yeniden meşruiyet üretmek istiyordu. Aynı zamanda genel merkez üzerinden oluşacak bir gerilim hattının kendi tabanını daha fazla konsolide edeceğini düşünüyor olabilir. Güvenlik güçlerinin devreye girmesiyle birlikte ortaya çıkan “Kılıçdaroğlu polis zoruyla, iktidarla işbirliği halinde genel merkeze giriyor” algısı da bu siyasi anlatının parçası haline getirilmeye çalışıldı. Zaten bugün Kılıçdaroğlu’na yönelen öfkenin önemli kısmı da buradan besleniyor. Ancak olay gerçekçi bir perspektifle değerlendirildiğinde, güvenlik güçleri devreye sokulmadan bu fiili durum çözülemeyecekti… Süreç uzadıkça gerilimin daha da büyümesi, farklı illerden örgütlerin ve gençlik kollarının merkeze taşınmasıyla olayların daha sert bir noktaya sürüklenmesi ihtimali de canlıydı. 

“Bu bir AKP operasyonudur” argümanı da aslında bu yaşananlarla birlikte çökmüştür, çökmelidir. Çünkü ortaya çıkan tablo kendi kendini ele vermektedir. Meselenin yalnızca dış müdahaleyle açıklanamayacağını; aynı zamanda CHP içindeki derin güç mücadelesine, karşılıklı biriken husumete ve partinin kontrolü üzerindeki sert çatışmaya dayandığını açık biçimde gösteriyor. Üstelik ortaya çıkan bu görüntü, hangi taraftan bakılırsa bakılsın CHP adına yaşanmaması gereken bir tabloydu. Türkiye’nin en köklü partisinin genel merkezi önünde yaşanan bu sahneler yalnızca ülke içinde değil, muhtemelen dışarıdan da dikkatle izlendi. 

*** 

Kılıçdaroğlu cephesi daha uzun vadeli, örgütü yeniden şekillendirmeye dönük bir anlayış taşıyor görüntüsü veriyor. Mahallelerden başlayarak yeni delegeler, yeniden yapılanan örgütler, şaibelerden arındırılmış bir parti fikri… Aslında burada yalnızca iki siyasi strateji değil, iki farklı siyaset anlayışı çarpışıyor. 

Bugün bazıları Kılıçdaroğlu’nun tamamen feragat edip mevcut yapı üzerinden hızlıca kurultaya giderek “adını tarihe yazdırmasını” istiyor. Oysa Kılıçdaroğlu’nun yaklaşımı daha çok “önce partiyi temizleyin, sonra konuşalım” anlayışına yakın görünüyor. Zaten bu saatten sonra kişisel bir cumhurbaşkanlığı hesabından çok, partiyi toparlama ve yeniden kurumsal zemine oturtma arayışı öne çıkıyor. 

Çünkü CHP gerçekten düzlüğe çıkacaksa yalnızca isimleri değiştirmek değildir yapılması gereken. Delegelik sisteminin şeffaflaşması, örgüt yapısının yeniden sağlıklı temeller üzerine kurulması ve hakkında ciddi şaibeler bulunan isimlerle ilgili tavizsiz bir tutum geliştirilmesi gerekir. Belki de siyasetin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey tam olarak budur: “Git aklan, arın, öyle gel” diyebilen bir siyasi ahlak. Çünkü eğri duvar, çürük malzemeyle ayakta kalmaz. En küçük sarsıntıda çöker. 

Bu süreçte yaşanan en ironik anlardan biri de Özgür Özel’in grup başkanlığı konusu oldu. Kılıçdaroğlu’nun “hayırlı olsun” çıkışı ilk bakışta sıradan bir nezaket gibi görünse de, aslında siyasetin ince mesajlarından biriydi. Çünkü grup başkanlığı sürecinin resmiyet kazanabilmesi için son söz hâlâ hukuken Kılıçdaroğlu cephesinin atacağı adıma bağlıdır… Zira mutlak butlan kararıyla birlikte yalnızca genel başkanlık değil, şaibeli kurultay öncesindeki 37. Olağan Kurultay’da oluşan Parti Meclisi ve o yapının içinden şekillenen MYK düzeni de yeniden geçerli hale gelmiş oldu. Vefat eden ya da eksilen isimlerin yerine yedeklerin geleceği, parti organlarının ve yönetim yapısının yeniden oluşturulacağı bir dönem…  

Fakat dikkat çekici olan, Özel cephesinin sanki bu hukuki ve kurumsal değişim hiç yaşanmamış gibi davranmasıdır. Parti genel merkezinin fiilen Meclis’e, grup başkanlığı odasına taşındığını söyleyen bir garip yaklaşım ortaya çıktı. Kılıçdaroğlu ve ekibine karşı düşman hukukunu andıran bir tavır, adeta parya muamelesi gelişti. 

İzmir’de yapılmak istenen buluşmaya valilik izin vermedi; buna rağmen alanda toplanan kalabalığa yönelik polis müdahalesi haberleri gündeme yansıdı. Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Bu insanlar tam olarak neyin arkasında yürüyor? Bunu demokratik bir itiraz, iradeye sahip çıkma ve onurlu bir yürüyüş olarak mı görüyorlar; yoksa parti içi bir güç mücadelesinin duygusal mobilizasyonuna mı dönüşüyorlar? O kalabalıklar, bugün Özgür Özel’in arkasından yürürken, aynı günlerde CHP’li belediyelerle ilgili ortaya saçılanlar da ortada duruyor. Diğer sayısız belediyeden sonra son olarak Güzelbahçe Belediye Başkanı’nın, bazı meclis üyeleri ve eşiyle birlikte gözaltına alınması konuşuluyor. İlişkiler ağı, belediye imkanları, siyaset-finans bağlantıları, şaibe tartışmaları… Bunların hepsi toplumun gözünün önünde yaşanıyor. Hal böyleyken, insan ister istemez şunu soruyor: Bu mutlak butlan kararı neden verildi? Kılıçdaroğlu neden ısrarla “ahlak”, “temizlik”, “yolsuzluklarla mücadele” diyor? Bunları gerçekten bir an durup düşünmek gerekmiyor mu?  

Bazen siyaset, insanları fikirlerin değil duyguların peşinden sürükler. O noktada ortaya tehlikeli bir körleşme çıkar: “Onlar yapıyorsa bizimkiler de yapabilir” anlayışı… Bu da isteyerek ya da bilinçsizce bir perdelemeye yol açıyor sanki… Oysa bir siyasi hareketin gerçek sınavı, kendi mahallesinin yanlışına da yanlış diyebilmesidir. 

Siyasette kalabalıkların varlığı tek başına meşruiyet üretmez. Kalabalığın neyi savunduğu, hangi yöntemi meşru gördüğü ve hangi gerilimi normalleştirdiği de önemlidir. 

Özgür Özel cephesinde giderek yükselen sert dil, daha agresif, daha gerilimli ve sürekli tansiyonu yukarıda tutan bir siyaset tarzı öne çıktı. Silivri’den gelen mesajlarla birlikte sokak mobilizasyonuna dönük çağrıların artması, farklı sol çevrelerden destek arayışları da bu hattın parçası haline geldi. 

Şaibe ve yolsuzluklar ortadayken, bu tartışmaların yeterince sorgulanmadan yalnızca “siyasi mücadele” başlığı altında savunulması, bazı sol çevreleri farkında olmadan tartışmalı ilişkilerin gölgesine çekiyor. Bu da hem sol siyasetin geçmişindeki ahlaki mücadele mirasıyla çelişen bir görüntü üretiyor hem de yıllardır belediye imkanları etrafında kurulan ilişki ağlarına dair tartışmaları daha görünür hale getiriyor. 

Zira bir siyasi hareketin içindeki şaibeleri, yolsuzluk tartışmalarını ya da örgütsel krizleri sırf “karşı taraf kazanmasın” diye görmezden gelmek, uzun vadede o yapıya iyilik yapmaz. Evlerin içindeki sorunları en iyi yine o evin insanları bilir. Körü körüne tarafgirlik, bazen yanlışların üzerini örtmenin aracı haline gelebilir. 

Benzer şekilde dışarıdan yapılan siyasi yönlendirmeler de dikkat çekici. Bahçeli’nin Kılıçdaroğlu’na dönük “şöyle yapmalı, böyle davranmalı” çıkışları da aslında sadece siyasette herkesin kendi hesabını yaptığını gösteriyor. Çünkü Türkiye’de siyaset yalnızca görünen cümlelerle değil, o cümlelerin arkasındaki çıkar dengeleriyle de okunuyor. 

Bu sırada Özgür Özel’in İzmir’de yaptığı “2 milyon üyemiz var” vurgusu ve üyeleri doğrudan sürece dahil etme çağrısı da demokratik katılım söylemi olarak değil daha ziyade “polemik” olarak geliyor kulağa. Çünkü bu üyelerin 1 milyonunun, yani çok önemli bir kısmının son dönemde İmamoğlu ekibi ve belediye organizasyonları üzerinden partiye kazandırıldığı da biliniyor. Dolayısıyla burada sadece nicelik değil, bu üyeliklerin hangi siyasi etkiyle ve hangi aidiyet ilişkisi içinde oluştuğu tartışması da gündeme geliyor. Bu nedenle birçok kişi, tabanı yeniden harekete geçirme çağrısının aslında yalnızca mevcut güç dengesini koruma ve parti içi hakimiyeti sağlamlaştırma hamlesi olduğunu düşünüyor. 

Son Bakış 

Cumhuriyetin yıllar içinde oluşmuş siyasal birikimi, parti içindeki güç savaşlarının ortasında yıpranıyor. 

Bugün CHP içinde yaşanan kavga yalnızca bir liderlik krizi değildir. Aynı zamanda bir temsil krizi, bir güven krizi ve belki daha da önemlisi bir örgüt krizidir. Yıllardır konuşulan delegelik sistemi, belediye imkanlarının örgüt üzerindeki etkisi, hizipleşmeler, kariyer hesapları ve siyasetin finansmanı gibi problem artık halının altına süpürülemeyecek kadar büyümüştür. 

Tam da bu noktada ortaya çıkan tablo, yalnızca CHP’nin iç meselesi olmaktan çıkıyor. Çünkü iktidar açısından bakıldığında ortada son derece kullanışlı bir siyasal manzara oluşmuştur. İktidara yürümekte olan bir muhalefet partisinin enerjisi kendi içine dönmüş, parti aylar boyunca kendi genel merkezi, kendi kurultayı, kendi belediyeleri ve kendi iç hesaplaşmalarıyla meşgul hale gelmiştir. Erdoğan’ın yıllardır en iyi yaptığı şeylerden biri de zaten budur: Muhalefetin kendi iç fay hatlarını derinleştirmek ve rakiplerini birbirine düşüren iklimden siyasi avantaj üretmek. Bugün de bir taşla iki kuş vurulmuş, hem muhalefetin kendi iç dengeleri sarsılmış hem de gelecek seçimler açısından ciddi bir avantaj alanı oluşmuştur. Bugün de bir taşla iki kuş vurulmuş, hem muhalefetin kendi iç dengeleri sarsılmış hem de iktidarın önünde ciddi bir hareket alanı açılmıştır. 

Türkiye’nin baskın seçim tartışmalarına sürüklenmesi bile şaşırtıcı olmaz. Çünkü iktidar açısından bakıldığında, yerel seçimlerini kazanmış ana muhalefet partisinin bugün kendi iç kavgalarıyla dağıldığı, yolsuzluk, irtikap ve rüşvet iddialarının her gün yeni bir belediyeye uzandığı, sayılamayacak kadar çok belediye başkanının gözaltına alındığı ya da yargılandığı bir tablo içinde perişan olduğu, telef olduğu görülüyor. Üstelik CHP’li belediyelerden toplumun beklentisi çok daha şeffaf, çok daha dürüst bir yönetimdi. Önceki dönemlerin kayırmacı düzeninin, belediye kaynaklarının kimlere aktarıldığının, hangi ihalelerin kimlere verildiğinin hesabının sorulacağı söylendi. Büyük büyük temiz siyaset ve ahlak vurguları yapıldı. Fakat bugün gelinen noktada, bunların önemli bir kısmı bir yana, üstüne bir de yolsuzluk iddiaları, beceriksizlik tartışmaları ve bitmek bilmeyen soruşturmalar eklendi. Oysa toplum, yerel yönetimlerden günlük hayatı gerçekten kolaylaştıran; daha temiz, daha güvenli, daha yaşanabilir şehirler üreten, yolları köstebek yuvasına çevirmeyen, yoksula, ihtiyaçlıya odaklanan, trafik gibi su gibi halkın temel ihtiyaçlarına yönelik çözüm odaklı bir belediyecilik anlayışı bekliyordu. Fakat bugün gelinen noktada, yerel seçimlerde elde edilen büyük siyasi avantajın toplumsal güvene ve güçlü bir yönetim algısına dönüşmesi gerekirken; mahkeme kapılarından kurtulamayan bir muhalefet görüntüsü ortaya çıktı. 

Yani bu kısım iktidar açısından büyük ölçüde “cepte”. Eğer buna rağmen hemen bir seçim atmosferine gidilmiyorsa, bunun en büyük sebebi ekonominin hâlâ iktidar açısından ciddi bir risk alanı oluşturmasıdır. İşsizlik, enflasyon ve hayat pahalılığı toplumun en temel gündemi olmaya devam ediyor. 

Toplum da artık büyük ölçüde ekranda gördüğü krizlerle, çatışmalarla ve dağınık görüntülerle karar veriyor. Üstelik muhalif medya alanının giderek daraldığı, daha dengeli yayın yapan birçok kanalın baskılar ya da ekonomik nedenlerle oyundan çekildiği bir dönemde, muhalefetin kendi iç krizlerini yönetememesi etkisini daha da büyütüyor. 

Bugün CHP hiç olmadığı kadar ikili bir yapı görüntüsü veriyor. Bir tarafta mutlak butlan kararıyla birlikte yeniden kurumsal meşruiyet kazanan ve parti organları üzerinde hukuki söz sahibi hale gelen Kılıçdaroğlu cephesi. Diğer tarafta ise sokakta, örgütte, seçmen tabanının belirli kesimlerinde ve siyasi mobilizasyon alanında etkisini sürdüren Özgür Özel, İmamoğlu ve ekibi. Bu durum, partiyi uzun süre taşıması zor bir çift başlılığa sürüklüyor. Özellikle Ekrem İmamoğlu etrafında oluşan siyasi hattın, Erdoğan karşısında seçim kazanma kapasitesini daha yüksek gördüğü için bu yapıya güçlü biçimde sahip çıkan geniş bir kesim de bulunuyor. Çünkü bugün toplumun önemli bir kısmı siyaseti artık neredeyse tek bir eksen üzerinden okuyor: Erdoğan’ın mutlaka devam etmesi gerektiğini savunanlar ve onun mutlaka her ne şekilde olursa olsun gönderilmesi gerektiğini savunanlar. Tam da bu süreçte, İmamoğlu merkezli yükselen siyasi hırsın, ihtirasın ve kurulan güç ilişkisinin CHP’nin iç dengesini ve parti kimyasını ciddi biçimde sarstığı da bir gerçek… 

CHP’nin ikili yapısına dönersek; siyasette iki ayrı meşruiyet alanı oluştuğunda, kurumlar kadar parti refleksi de paralize olmaya başlar. Üstelik CHP bugün yalnızca siyasi bir kriz yaşamıyor; aynı zamanda yoğun biçimde yargı süreçlerinin, fezlekelerin, belediyeler etrafındaki soruşturmaların ve dava dosyalarının gölgesinde siyaset yapmaya çalışıyor. Böyle bir tabloda ortaya saçılanları, parti içindeki itirazları ve toplumsal soru işaretlerini yok sayarak yol yürümek zaten sürdürülebilir değildi. Özgür Özel yönetiminin en büyük hatalarından biri de burada ortaya çıktı: Olan biteni ve parti içindeki eleştirileri görmezden, duymazdan gelerek, parti içi muhalefeti değersizleştirerek ve her şeyi yalnızca siyasi operasyon anlatısıyla açıklayarak ilerlemeye çalıştı. 

Kılıçdaroğlu ise bütün bu tabloya rağmen hâlâ daha makul, konuşulabilir ve uzlaşma arayabilecek bir karakter görüntüsü veriyor. Ancak bu, mevcut delegasyon yapısıyla hızlı bir kurultaya gidileceği anlamına da gelmiyor. Çünkü mutlak butlan kararı sonrası ortaya çıkan hukuki zeminde, 38. Kurultay delegeleriyle devam edilmesi, olağanüstü bir kurultaya gidilmesi söz konusu bile olamaz. Bu nedenle ya 37. Kurultay’daki yapı üzerinden bir süreç işletilecek ya da il, ilçe ve mahallelerden başlayarak delegasyon yapısı yeniden şekillendirilerek olağanüstü değil, olağan kurultaya gidilecek. Zaten kavganın asıl düğüm noktalarından biri de burada. 

Önümüzdeki süreçte ya bu ayrışma daha da derinleşip yeni siyasi arayışlara, yeni parti ihtimallerine ya da mevcut başka bir siyasi parti çatısı altında yol devam etme senaryolarına ve sonuç olarak oyların bölünmesine yol açacak (ki Özel, İmamoğlu ve ekibinin tüm bu tavrını aslında “gitmenin zeminini  hazırlamak” şeklinde yorumlayanların sayısı da az değil) ya da taraflardan biri diğerine uyum sağlayarak yeni bir denge kurulacak. Kılıçdaroğlu’nun bu süreci ne kadar yönetebileceği, Özel cephesinin nasıl bir yol izleyeceği ve CHP’nin bu kırılmadan daha da fazla parçalanarak çıkıp çıkmayacağı ise artık önümüzdeki günlerin göstereceği bir tablo. 

Belki burada Türkiye sağının yıllardır kurduğu siyasal sürekliliği de düşünmek gerekiyor. Sağ siyasette liderler kolay tasfiye edilmiyor; Menderes hep Menderes, Süleyman hep Süleyman, Erbakan hep Erbakan, Türkeş hep Türkeş, Erdoğan hep Erdoğan olarak kaldı. Yerleri, onlar siyaset sahnesinden tamamen çekilmeden doldurulamadı. Muhalefette ise liderlik daha hızlı tüketiliyor, daha sert tasfiye ediliyor. Bu yüzden de bir türlü kalıcı bir siyasal istikrar ve güçlü bir liderlik zemini üretilemiyor. 

Bazıları bu tespitten rahatsız olacak ama Türkiye’nin siyasal ve toplumsal gerçekliği de Avrupa’daki klasik sosyal demokrasi örneklerinden farklı işliyor. Burası hâlâ güçlü geleneksel refleksleri, inanç yapıları, kültürel kodları ve lider merkezli siyaset alışkanlıkları olan bir coğrafya, hala bir İslam coğrafyası aslında. Almanya’daki gibi kurumsallaşmış, yüksek refah seviyesine ulaşmış, oturmuş bir sosyal demokrat kültürle Türkiye’nin şartları aynı değil. Orada seçim kaybeden lider doğal biçimde çekiliyor çünkü sistemin kurumları, siyasal kültürü ve toplumsal yapısı bunu taşıyabiliyor. Türkiye’de ise siyaset çok daha sert güç mücadeleleri içinde şekilleniyor. 

Muhalefetin, solcu arkadaşların uzun süredir yaptığı temel hatalardan biri de buydu: Türkiye’nin kendi toplumsal gerçekliğini, seçmen psikolojisini ve siyasal kültürünü yeterince hesaba katmadan siyaset üretmeye çalışmak. Çünkü siyaset yalnızca ideallerle değil, içinde bulunduğunuz toplumun tarihsel ve kültürel dokusuyla birlikte yürür. 

 

Siyaset boşluk kaldırmaz. Hayatın hemen her alanında işleyen görünmez bir boşluk yasası vardır; siz dolduramadığınızda, o alan mutlaka doldurulur. Bir yapı kendi içindeki sorunları çözemez, kendi ahlaki zeminini koruyamazsa, o boşluğu mutlaka başka bir güç doldurur. Bugün yaşananların en acı tarafı da belki budur. Türkiye’nin uzun yıllardır beklediği güçlü değişim umudu, yine büyük ölçüde içerideki hesaplaşmaların gölgesinde yıpranmaktadır. 

Bir ülkeyi bazen kötü insanlar değil, iyi insanların kenara çekilmesi çökertir. Namuslu insanların “lanet olsun” diyerek siyasetten uzaklaşması, siyaseti ilke meselesi olmaktan çıkarır. Meydan giderek siyaseti yalnızca güç, imkan, pozisyon ve ilişki ağı olarak gören anlayışlara kalır. O zaman da siyaset, halka hizmet alanı olmaktan uzaklaşıp bir nüfuz ve paylaşım mücadelesine dönüşmeye başlar. 

Oysa bu ülke, dört iklimi yaşayan, üç tarafı denizlerle çevrili, bereketli topraklara sahip, büyük medeniyetlerin içinden geçtiği bir coğrafya. Buna rağmen Anadolu’nun yüzü bir türlü tam gülmüyor. Çünkü iyi insanlar yoruluyor, kırılıyor, köşesine çekiliyor. Geriye ise çoğu zaman daha sert, daha iştahlı ve daha hoyrat yapılar kalıyor. Makamlar, koltuklar ve ülkenin kaderi de onların eline bırakılıyor. Bedelini ise en sonunda yine ülke ödüyor. 

Belki de bugün CHP’de yaşanan büyük kavga, aslında Türkiye’nin daha büyük bir aynasıdır. Çünkü dert yalnızca bir partiyi kimin yöneteceği değildir. Bu ülkenin siyasetinin yeniden ahlakla, liyakatle ve güven duygusuyla buluşup buluşamayacağıdır. 

Bu yüzden de Kılıçdaroğlu’nun yıllardır tekrar ettiği o kelime küçümsendiği kadar basit değildir: “Ahlak.” Bir ülkeyi ekonomik krizden önce ahlaki çürüme çökertir. Siyaset bazen programla, projeyle ya da sloganla değil; insanın “harama”, güce ve imkana karşı koyabildiği yerde başlar. Bugün belediyelerle ilgili akçeli ilişkilerin, gözaltıların, tutuklamaların gölgesinde en çok eksikliği hissedilen şey de tam olarak budur zaten. Türkiye’nin problemi yalnızca ekonomi değildir. Yalnızca iktidar-muhalefet kutuplaşması da değildir. Bir karakter meselesidir biraz da. 

Bugün sorulması elzem olan en önemli soru şudur aslında: Bu ülke, siyaseti yeniden ahlaklı insanların omzunda yükseltebilecek mi? 

 

Sadık ÇELİK 

[email protected] 

 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız