İstanbul
Parçalı bulutlu
9°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
44,3231 %0.24
50,8225 %0.03
6.888,07 % 0,56
70.777,17 %-4.355

Bayram gelmiş

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Bayram gelmiş

İnsan bazen neşenin başrolde olması gereken günlerin eşiğinde donakalıyor.

Dünya öyle bir yerden geçiyor ki, sevinç artık insanın içine kendiliğinden düşen bir duygu değil… Sanki yolu kapanmış gibi.
İçeri girmek istiyor ama eşiğinde birikmiş acılara çarpıyor,
bir şekilde içeri sızsa bile kalacak yer bulamıyor kendine.

Ufuk aydınlık değil. Özellikle bizim coğrafyamızda hiç değil.

Bir yerlerde masum insanlar durmaksızın öldürülüyor; çocukların sınıfları birkaç dakikada enkaza, o enkaz da sessiz mezarlara dönüşüyor.

Bütün bunlar kader değil; soğukkanlı tercihler, hesaplanmış kararlar. Masalarda oturup birtakım haritaların üzerinde çizgiler çizen, insan hayatını rakamlara indirgeyen, en vahşi yıkımı bile “operasyon” denen steril bir kelimenin arkasına saklayan o karar vericilerin eseri. Hedefli suikastlar artık devlet aklının değil, çete refleksinin diliyle konuşuyor; sınırlar siliniyor, kurallar buharlaşıyor. Gücün sarhoşluğuyla tepinirken geride kalan hayatları umursamayan büyük aktörler… Kendi gücünü büyütmek için milyonların hayatını hiç eden iktidar sahipleri… Küresel söz söyleyen ama insana dair hiçbir söz taşımayan o soğuk ve hastalıklı akıllar… Düpedüz haydutlaşmış, gücü eline geçirmiş vahşi iradeler. Filler tepinirken karıncaların ezildiği bir düzen.

Öte yandan, savaş olmasa bile hayat çoğumuz için ağır. Ekonomik kriz derinleşiyor, gıda pahalılaşıyor, iklim dengesini kaybediyor. Geçim derdi büyüyor, enflasyon emeği eritiyor. Çalışan ama karşılığını alamayan, yoruldukça yoksullaşan geniş bir çoğunluk var.

İşsizlik, güvencesizlik, liyakatsizlik, adaletsizlik, umutsuzluk, yarın ne olacağını bilememe hali, gelecek kaygısı, “kalmalı mıyım, gitmeli miyim?” Göç…

Hayalleriyle arasında Berlin duvarı olan milyonlar… 

Sadece Lübnan’da, İsrail saldırıları sonucunda, birkaç gün içinde bir milyon insan evini, yurdunu, anılarını geride bırakıp yollara düştü. Bir ülke yerinden söküldü. Geriye kalan, dağılmış hayatlar ve insanın içini kanatan bir perişanlık.

Bitmeyen bir yorgunluk… Sanki herkes biraz tükenmiş… Nefes almak bile çaba gerektiriyor.

Dünya bir eşiğe gelmiş gibi. Ama bu eşik yeni bir başlangıcın kapısı değil; daha çok, insanın içini sıkan, nereye açıldığı belli olmayan bir aralık gibi.

***

Böyle bir zamanda bayram gelmiş, neyime?

Kan damlar yüreğime anam anam garibem,

Yaralarım sızlıyor anam anam garibem,

Gülmek benim neyime anam anam garibem.

 

Hem hangi bayram bu? Belki de o bayramlar çoktan geride kaldı.

Geliyor diye kalp atışlarının hızlandığı o bayramlar. Günlerin geri sayıldığı. Avuçlarını dolduracak birkaç şekerin hayalini kuran, sabahı beklerken uykuya direnip gözünü tavandan ayırmayan çocukların yaşadığı…

Yastık altına saklanan, giyilmeye kıyılamayan iskarpinlerin, kırmızı elbiselerin…

Çalınmadığında eksik kalan kapıların var olduğu… Çalındığında içi dolan… Unutulmaya içerleyen komşuların… Kalabalık, neşeli, samimi sofraların… Birlikte oturmanın başlı başına mutluluk olduğu zamanların bayramı.

Çocuklarını kanatlarının altında tutan, yokluk, yoksulluk ve yoksunluk içinde de olsa o günü çocukları için gerçek bir bayrama çeviren annelerin yaşadığı…

Herkesin “bayram bizim bayramımız” dediği zamanların.

Ait olmak, birlikte olmak, paylaşmak daha kolaydı.

Bayramın rengi çocuktu o zaman. Neşesi çocuktu. Anlamı çocuktu. Şimdi ise dünyanın bir yerinde çocuklar bombaların altında can veriyor, kaçırılıyor, istismar ediliyor, hakları ellerinden alınıyor; hayatta kalanların bile neşesi, oyunu, çocukluğu sistemli bir şekilde ellerinden çalınıyor.

Bayram hâlâ geliyor ama eskisi gibi gelmiyor. Biraz eksik, biraz uzak, biraz da yorgun.

***

Dünya küçüldü; acı ise içeri sızdı. Eskiden uzak olan, uzakta kalıyordu. Bir savaş başka bir coğrafyanın kaderiydi. Bir felaket başka bir ülkenin hikâyesi…

Şimdi öyle değil.

Modern çağ, acıyı sadece büyütmedi, onu evin içine taşıdı.

Acı artık gündelik hayatın parçası. Sürekli akan, bitmeyen, insanın zihninde yer eden bir yük.

Artık hiçbir şey gerçekten uzak değil. Bir ekran mesafesinde bütün yıkım. Bir bildirim uzağında bütün acı. İnsan artık sadece kendi mahallesinin değil, ekranına düşen her yıkımın tanığı.

Belki de bu yüzden, bayramın sesi ile savaşın sesi aynı ana denk düşüyor artık.

Bir yerde sofralar kurulurken, başka bir yerde enkaz kaldırılıyor. Bir yerde bayram namazına gidilirken, başka bir yerde sirenler çalıyor.

İnsan… ikili duyguların tam ortasında kalıyor.

Hem yas tutuyor, hem o bayram sofrasına oturuyor.

Peki insan ruhu bu çelişkiyi nasıl taşıyor?

Belki de başka çaresi olmadığı için.

Belki de insan dediğimiz şey, tam olarak bu yüzden insan. Aynı anda kırılıp aynı anda ayakta kalabildiği için.

***

İnsanlık en eski ritüellerinde bile, kıştan bahara geçerken, karanlıktan aydınlığa çıkarken, hep aynı şeyi kutladı: Yeniden başlama ihtimalini. Dünyanın neresinde, hangi dilde, hangi inançta, hangi gelenekte olursa olsun… Bayramlar her toplumda farklı anlamlar taşısa da, özünde insanın aynı arayışına dokunur.

Bugünün dünyasında bayram, o saf ve lekesiz sevinç hâlinden uzaklaştı. Ancak bayramın özü hiçbir zaman sadece neşe olmadı ki zaten. Her zaman biraz da kurtuluş ihtimaliydi.

Eski bayramları özlüyorsak bu normal.

Özlediğimiz sadece çocukluğumuz değil, sadece aile sofraları değil. Daha az kırılmış bir dünyaya inanabildiğimiz günleri özlüyoruz.

İnsanın içinin bu kadar bölünmediği, sevinirken suçluluk hissetmediği, başkasının acısı bu kadar yakından dokunmadığı günleri…

Ama belki de mesele tam burada. Belki de bayram, zaten hiçbir zaman kusursuz bir mutluluk değildi. Belki de bayram, tam da böyle zamanlar içindi.

İnsanın bütün bu karanlığa rağmen bir araya gelmeyi seçtiği, bir lokmayı bölüştüğü, birbirine dokunmaktan vazgeçmediği zamanlar için…

Yani bayram, kaçtığımız bir şey değil; tutunduğumuz bir ihtimal.

Belki de bugün, o ihtimale her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

***

Bir 18 Mart daha geçti takvimlerden.

Bu topraklarda bir zamanlar dünyanın en güçlü ordularına karşı yalnızca silahla değil, inançla, iradeyle ve insan kalabilme onuruyla direnenleri hatırladık.

Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bize yalnızca bir zafer değil; en karanlık anlarda bile bir milletin ayağa kalkabileceğini, umudun ve direncin asla tükenmediğini gösteren iradeye minnetle…

Sadık ÇELİK

[email protected]