Mekke Anlaşması ve ötesi
7 Ağustos 2026 günü imzalanan Mekke Anlaşması Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında bir tür NATO’nun ünlü 5inci maddesinden esinlenen bir askeri işbirliği anlaşması niteliğinde. Diğer ifadesi ile birimize yapılan saldırı hepimize karşı yapılmış sayılır, topyekun karşılık verilir. Yapıldığı gün yapılan yorumlarda bölgede Türkiye’nin askeri gücünü, Suudi Arabistan’ın finansını ve Pakistan’ın nükleer kapasitesini bir araya getiren ve içinde yaşadığımız bölgenin dengelerini değiştirecek bir anlaşma olarak değerlendirildi.
Öncelikle şunun altını çizelim, hiçbir askeri nitelik taşıyan anlaşma halisane duygularla yapılmaz. Anlaşmaya taraf olanların mutlak surette potansiyel ya da mevcut düşman algıları vardır ve esas amaç bu düşmanı caydırmaktır.
Bizimkiler malum gibi gözüküyor gözükmesine de, acaba bir sıcak çatışma halinde Suudi Araplar ve Pakistan ne kadar yardımımıza koşarlar ya da koşabilirler çok tartışma konusu. Örneğin en görünür olan Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi- İsrail ittifakı, Yunanistan’ı sürekli orantısı olarak silahlandıran (özellikle uluslararası hukuk çerçevesinde silahsız olması gereken Yunan adalarını) ABD’yi, bir çatışma halinde Yunanistan’a destek sözü veren Fransa’yı karşılarına alma cesareti gösterebilecek Suudi Arabistan ve Pakistan yönetimleri sizce gerçek olabilir mi? Yunanistan’ın kara sularını 12 mile çıkarma arzusu sizce ortadan kalktı mı, yoksa Türkiye’nin “casus belli” (savaş nedeni) saydığı bu arzunun yerine getirilmesi her an olabilir mi? Peki böyle bir durumda Mekke Anlaşması’nın diğer tarafları böyle bir ilanı Türkiye’ye karşı bir müdahale mi sayacak? Yoksa savaş nedenini siz ilan ettiniz, saldırgan sizsiniz mi diyecek?
Gelelim Pakistan’a. Gençlik yıllarımızdan kulaklarımızda kalan anı “cive cive Pakistan!” Dost ve kardeşimiz Pakistan’a karşı, bu ülkenin ezeli ve ebedi düşmanı Hindistan’ı karşımıza aldığımız bir gerçek değil mi? Batı dünyasının esas düşman görmeye başladığı, NATO belgelerine de bu doğrultuda kayıt düştüğü Çin’e karşı hem ABD’nin hem de AB ülkelerinin, dostluk ve işbirliği eli uzattıkları Hindistan ile Pakistan arasında bir çatışma halinde, halimiz ne olacak? Öyle ya olumsuz bir senaryo durumunda Pakistan’ın yanında yer almak bizi esas müttefikimiz ve üyesi olduğumuz NATO ile karşı karşıya mı getirecek? Dışişleri Bakanı Fidan’a göre Mekke Anlaşması NATO’ya karşı değil, aslında NATO’yu tamamlayan bir anlaşma.
Fidan’a inanarak bakışlarımızı güneyimizdeki sıcak çatışma alanına çevirelim. Gelen son haberlere göre İran’ın destekçisi Yemen’deki Husiler Hürmüz’deki İran etkisini artırmak için Suudi Arabistan’a ciddi saldırılar düzenliyorlar. Suudi topraklarına yapılan bu saldırılar karşısında Mekke Anlaşması devreye girecek mi? Diğer ifadesi ile hem Hürmüz’ün enerji güvenliği açasından korunması hem de müttefik Suudi Arabistan’a yapılan saldırıların bize karşı da yapıldığı varsayımı ile Husiler’e derslerini vermemiz gerekmiyor mu? Peki Husiler’e cephe açmak aslında İran’a karşı savaşa girmek anlamına gelmez mi?
Özellikle Kasım yenileme seçimleri öncesinde fena halde sıkışmış olan Trump’ın esas amacı savaştan bir an önce çıkıp paçasını kurtarmak ise eğer, bölgedeki çatışmayı Türkiye’nin sırtına yıkmak iyi bir çözüm olmaz mı? Peki İran’a karşı sıcak çatışmaya girme ihtimali, bizi bölgedeki İsrail korumacılığına terfi ettirmez mi? Bu şekilde Netanyahu’nun ve Trump’ın yaklaşan seçimlerde (Ekim İsrail, Kasım ABD) ellerini güçlendirmelerini sağlamaz mı?
İnsanın aklına ister istemez Mekke Anlaşması’nın esas itibarı ile İsrail’i koruma amaçlı bir Amerikan tezgahı olduğu gelmiyor mu? Diğer bütün Türkiye-İsrail çatışmaları bir tür senaryonun ufak parçacıkları mı?
Doğal olarak Batı ittifakı Türkiye’nin Kuzeyimizdeki Ukrayna – Rusya savaşında Ukrayna’nın yanında yen almamız için bunca istekli görünmesi, başımıza yeni sorunların gelmesi anlamına gelmeyecek mi? Özellikle başta Almanya olmak üzere ortaya çıkan aşırı sağın güçlenmesi, Ukrayna’nın maliyetinden kurtulmak isteyen AB’li sözde dostlarımızın Türkiye’yi işin içine dahil edip paçayı kurtarmak isteklerini daha da fazla artırmayacak mı? Bugüne kadar tarafsız olma çabalarımız bundan sonra ne kadar devam edebilecek? 1936 Montreux Boğazlar sözleşmesini korumaya ne kadar devam edebileceğiz?
Hani bir mucize olur da dünya savaştan beslenen liderlerden kurtulur diye düşünmek çok mu naif bir düşünce? Ne yazık ki uluslararası ilişkilerin doğasını belirleyen gerçekçilik naif düşünmeye pek fazla imkan tanımıyor.
Barış dolu günlere uyanabilmek dileğiyle…