İklim krizinde “Allah’ın işi” dönemi kapanıyor mu?
Sel oldu; “Doğal afet.” Orman yandı; “Felaket.” Sıcaklık 45 dereceyi geçti; “Bu yaz da çok sıcak.” Fırtına evleri yıktı; “Doğanın gücü.” Yüzyıllardır böyle söylüyoruz. Hatta sigorta dünyasının çok sevdiği eski bir ifade var: “Act of God.” Yani Allah’ın işi. İnsanın engelleyemediği, sorumlusunun olmadığı doğal olaylar. Allah’tan geldi sigorta ödemez anlamına gelmiyor bu ifade yanlış anlaşılmasın; poliçede yazıyorsa öder. Ama iklim krizi değişikliği bu kavramı giderek tartışmalı hale getirmeye başladı. Çünkü artık bir sıcak hava dalgası, aşırı yağış, orman yangını veya sel için “Allah’ın işi” demek eskisi kadar kolay değil.
Geçtiğimiz günlerde Angela Wheeler’ın bir yazısına rastladım. Başlığı insanı durdurup düşündürecek cinsten. Angela Wheeler bir iklim bilimci değil. İklim krizini red eden ABD merkezli CO₂ Coalition Platformu’nun Pazarlama ve Multimedya Başkan Yardımcısı. CO₂ Coalition, karbondioksitin yalnızca iklim üzerindeki olumsuz etkilerine değil, bitki gelişimi ve ekosistemler açısından yararlarına vurgu yapıyor ve hâkim “iklim krizi” anlatısına açık biçimde meydan okuyor. O nedenle Wheeler’a doğrudan “iklim inkârcısı” demek doğru değil ama o platformun iletişim sorumlusu. Whleeler’a göre,
“Hava kötüleşmiyor, davalar artıyor.” Bu ifadeye hem katılıyorum hem katılmıyorum. Yazımın sonunda yorumumu yazacağım.
Wheeler dünyada hızla artan iklim davalarının çok temel bir sorununa parmak basıyor:
Bir kasırganın, selin, orman yangınının ya da aşırı sıcak hava dalgasının faturasını şirketlere nasıl çıkaracaksınız? Wheeler özellikle de petrol şirketlerine dikkat çekiyor. “Dünyanın herhangi bir yerindeki şirketin yıllar önce çıkardığı petrolle, bugün başka bir ülkede meydana gelen bir sıcak hava dalgası arasında mahkemede nasıl neden-sonuç ilişkisi kuracaksınız?” diye soruyor.
Kolay soru değil. Üstelik bir başka itirazı daha var. İklim ve enerji politikasını mahkemeler mi belirlemeli, yoksa parlamentolar ve hükümetler mi?
Bu da yabana atılacak bir soru değil. Ama önce şuna bir bakalım gerçekten hava kötüleşmiyor mu?
Bilim bize pek öyle söylemiyor. IPCC’nin değerlendirmelerine göre insan kaynaklı iklim değişikliği dünyanın her bölgesinde hava ve iklim aşırılıklarını etkiliyor. Özellikle aşırı sıcaklar 1950’lerden bu yana kara alanlarının büyük bölümünde daha sık ve daha şiddetli hale geldi. Birçok bölgede yoğun yağış olaylarında da artış görülüyor.
Yani tartışılması gereken artık iklimin değişip değişmediği değil. Hava kötüleşiyor mu kötüleşmiyor mu değil. Asıl tartışma başka:
Bu değişimin yol açtığı zarardan kim sorumlu?
Ve burada çok önemli yeni bir bilim alanı devreye giriyor. Bilim artık iklim değişiminin izini arıyor, Attribution Science. Yani “Atıf bilimi”, “İklim Atıf Bilimi” yada “İklim Olaylarını İlişkilendirme Bilimi” diyebiliriz.
Ben istatistik mezunuyum. Üniversitede olasılık derslerinde zarlar, dağılımlar, ihtimaller arasında dolaşırken, yıllar sonra o olasılık hesaplarının iklim krizinin en önemli tartışmalarından birinin merkezine oturacağını elbette bilmiyordum. Bugün ‘attribution science’ denilen olay ilişkilendirme bilimi, bir sıcak hava dalgasının, selin ya da kuraklığın iklim değişikliği nedeniyle ne kadar daha olası hale geldiğini hesaplıyor. Aldığım istatistik eğtimi ile Atıf Bilimi’ni basitçe anlatayım.
Bilim insanları artık yalnızca, “İklim değişikliği bu olayı etkiledi.” demiyor. Şunu soruyor: İklim değişikliği olmasaydı bu sıcak hava dalgasının meydana gelme olasılığı neydi? Hatta daha ileri gidiliyor. “Belirli şirketlerin tarihsel emisyonları küresel sıcaklık artışına ne kadar katkıda bulundu? “ nun cevabını arıyor.
2025 yılında Nature dergisinde yayımlanan bazı araştırmalar bu cevapların bulunmasına katkı sağlıyor aslında. Araştırmalardan birinde, 180 büyük fosil yakıt ve çimento üreticisinin emisyonlarının sıcak hava dalgalarının olasılığına ve şiddetine katkısı hesaplanmış. Bir başka araştırmada ise şirketlerin tarihsel emisyonları ile aşırı sıcaklardan kaynaklanan ekonomik zararlar arasında bağ kurulmaya çalışılmış. Bir zamanlar neredeyse imkânsız görünen bir şey yavaş yavaş mümkün hale geliyor; İklim zararının izini sürmek.
Zararın izi bulundu diyelim; peki faturayı kim ödeyecek?
Örneğin Shell bu tartışmanın en ilginç örneklerinden biri. Çünkü Shell bugün iklim değişikliğinin varlığını ve sera gazlarının buna katkısını kabul ediyor. Üstelik şirketin iklim değişikliğiyle ilişkisi yeni değil.
Belgeler Shell’in daha 1960’lı yıllarda iklim bilimiyle ilgili bilgi toplamaya ve araştırmaları finanse etmeye başladığını, 1970’lerin başlarında ise fosil yakıt kullanımının iklim üzerindeki etkileri konusunda bilgi sahibi olduğunu gösteriyor. Yani petrol şirketleri için “Biz de sonradan öğrendik” demek giderek zorlaşıyor.
Bunu geçtiğim hafta detayları ile yazmıştım. Bugün bu eski belgeler çok önemli. Çünkü artık mahkemelerde sorulan soru yalnızca: “Ne kadar petrol ürettiniz?” değil. Şu sorular da soruluyor:
- Ne biliyordunuz?
- Ne zaman biliyordunuz?
- Bildiklerinizle ne yaptınız?
İşte hukuk açısından asıl kırılma burada.
Shell’in iklim konusunda bildikleri bununla da sınırlı değil. 1991 yılında şirket kendi hazırladığı “Climate of Concern” adlı filmde iklim değişikliğinin sonuçlarını anlatıyordu. Deniz seviyesinin yükselmesinden sellerden, tarımsal etkilerden ve insanların yerlerinden edilmesi riskinden söz ediliyordu. Yani mesele yalnızca şirket laboratuvarlarında birkaç bilim insanının bildiği bir konu değildi. Shell bunu anlatacak kadar biliyordu. Sonra Shell mahkemeye çıktı
2021 yılında Hollanda’da bir mahkeme Shell’in 2030 yılına kadar emisyonlarını 2019 seviyesine göre net yüzde 45 azaltmasına hükmetti. Tarihi bir karardı. Ancak 2024 yılında temyiz mahkemesi bu kararı bozdu. Burada önemli bir ayrıntı var. Mahkeme Shell’in iklim konusunda hiçbir sorumluluğu olmadığını söylemedi. Asıl tartışma mahkemenin tek bir şirkete belirli bir emisyon azaltım oranı dayatıp dayatamayacağıydı.
Shell’in savunması ise çok basit: “Biz petrol satmazsak başkası satar. Biz sorumlu isek başkası da sorumlu.”
Bu bizi Wheeler’ın belki de en güçlü sorusuna getiriyor. Enerji dönüşümünü mahkemeler mi yapacak, hükümetler mi?
Fakat artık bazı davalarda mesele çok daha farklı. “Petrol sattın” değil, “biliyordun”. İddialardan biri yalnızca fosil yakıt üretmiş olmaları değil. İddia şu: İklim risklerini biliyordunuz ama kamuoyuna başka bir hikâye anlattınız. Burada mesele değişiyor. Tüketiciyi yanıltma. Bilgiyi gizleme. Şüphe yaratma. Ve zararın oluşmasına katkıda bulunma.
Tütün şirketlerine karşı geçmişte açılan davaları hatırlayalım. Bir ürünün zararlı olması başka şeydir. Şirketin o zararı bildiği halde kamuoyuna farklı bir şey anlatması başka. İklim davalarının geleceği belki de tam burada şekillenecek.
Bir de Montana örneği var. Bu kez davalı petrol şirketleri değil, devlet. Bir grup genç, Montana yönetimini anayasal haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle dava etti. Dayanakları, temiz ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı. Söyledikleri aslında çok basitti. “Devlet bize sağlıklı bir çevre hakkı tanıyorsa, iklim değişikliğini ağırlaştıracak kararlar alırken bunun sonuçlarını görmezden gelemez.” Ve kazandılar.
Anlaşılıyor ki; iklim hukukunun önümüzdeki yıllardaki konusu yalnızca petrol şirketleri olmayacak. Şirketler, devletler, hükümetler, belki belediyeler. Ve onların karşısında vatandaşlar.
Ama faturanın tamamını şirketlere kesebilir miyiz? Burada Wheeler’a yeniden dönmek gerekiyor. Çünkü sorduğu sorunun haklı bir tarafı var. Modern dünya fosil yakıtlarla büyüdü. Arabaya bindik. Uçağa bindik. Evlerimizi ısıttık. Fabrikalarımızı çalıştırdık. Petrolü şirketler üretti ama biz de tükettik. Dolayısıyla iklim krizinin bütün faturasını birkaç şirkete kesmek ne hukuken ne de ahlaken kolay.
Ama işin içine bilmek girince denklem değişiyor. Eğer bir şirket ürününün yaratabileceği riski biliyor, kendi araştırmalarında bunu görüyor ve buna rağmen kamuoyuna başka bir hikâye anlatıyorsa artık yalnızca “üretici” değildir. Hukukun sormaya başladığı soru tam olarak budur. “Allah’nın işi” diyebilecek miyiz? Bir şehir sel altında kaldığında milyarlarca dolarlık zarar oluşuyor. Sıcak hava dalgasında insanlar hayatını kaybediyor. Kuraklık çiftçinin ürününü yok ediyor. Orman yangınları şehirlerin kapısına dayanıyor.
Bugüne kadar faturayı devletler, belediyeler, sigorta şirketleri ve en sonunda vatandaş ödedi. Ama bilim geliştikçe neden ile sonuç arasındaki mesafe kısalıyor. O mesafe kısaldıkça hukuk devreye giriyor.
Ve hukuk artık dört basit soru soruyor: Kim biliyordu? Ne zaman biliyordu? Ne yaptı? Kim ödeyecek?
Angela Wheeler’ın başlığı “Hava kötüleşmiyor, davalar artıyor” idi. Yazının başında da bu ifadeye kısmen katıldığımı belirtmiştim. İşte yazdıklarımın neticesinde ben bu ifadeyi şöyle yorumlama istiyorum.
Hava değişiyor. Bilim ilerliyor. Davalar da bilimin peşinden geliyor.
Bir zamanlar bütün bunlara “Allah’nın işi” deyip geçiyorduk. Şimdi bilim insanları iklim değişiminin yarattığı krizin izini arıyor. Mahkemeler dosyaları açıyor. Şirketler eski arşivleriyle karşı karşıya kalıyor. Ve belki de iklim krizinin önümüzdeki on yılındaki en büyük tartışması artık kaç derece ısınacağımızdan ibaret olmayacak.
Bir soru daha masada olacak; İklim krizinin faturasının altında kimin imzası var?