İstanbul
Parçalı bulutlu
3°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
43,4964 %0.05
51,3702 %0.14
6.879,30 % 5,78
78.287,08 %1.114
Ara
Muhalif. YAŞAM 70’ler nesli ile 2000 sonrası kuşak arasındaki psikolojik uçurum

70’ler nesli ile 2000 sonrası kuşak arasındaki psikolojik uçurum

Uzmanlara göre 1970’lerde büyüyen nesil ile 2000’lerden sonra doğanlar arasında sadece yaş farkı değil, köklü bir psikolojik ve zihinsel ayrışma bulunuyor.

Okunma Süresi: 3 dk

1970’li yıllarda büyüyen insanların taşıdığı psikoloji, 2000’lerden sonra doğan bir kuşağa anlatılması en zor zihniyetlerden biri olarak görülüyor. Sessizlik, özgürlük, tehlike ve neredeyse hiç denetim olmayan bir çocuklukla şekillenen bu nesil, bugün hâlâ düşünme, tartışma, güvenme ve hayatta kalma biçimleriyle dikkat çekiyor.

Denetimsiz bir dünyada büyüdüler

1970’lerde çocuk olmak, bugünün standartlarına göre neredeyse başıboş bir özgürlük anlamına geliyordu. Saatlerce ortadan kaybolmak paniğe neden olmaz, telefon, GPS ya da anlık takip sistemleri yoktu. Bir bisiklet, birkaç arkadaş ve hava kararmadan eve dönme sözü yeterliydi. Bu ortam, rehberlik olmadan hayatta kalabilme becerisi ve güçlü bir özgüven yarattı.

Uzmanlara göre bu nesilde hâlâ “Bir yolunu bulurum” diyen güçlü bir iç ses bulunuyor. Ne yaptıklarını tam olarak bilmeseler bile çözüm üretme refleksi geliştiriyorlar.

Savaş kuşağının çocukları

70’ler neslinin psikolojisini anlamak için, onları yetiştiren ebeveynlere bakmak gerekiyor. Çoğu, II. Dünya Savaşı’nı yaşamış ya da savaşın hemen ardından doğmuş anne babalar tarafından büyütüldü. Açlığı, yoksunluğu ve gerçek korkuyu tanımış bu ebeveynler, hayatta kalma zihniyetini çocuklarına farkında olmadan aktardı.

Bu nedenle sorumluluk, kurslarda öğretilen bir kavram değil; evin içinde solunan bir gerçekti. Bir şey bozulduğunda yenisi alınmaz, onarılırdı. Sorunlar panikle değil uyumla çözülürdü.

“Yardım sizdiniz”

1970’lerde yetişen bireyler, güvenilir olmayı bir tercih değil zorunluluk olarak öğrendi. “Birisi gelip beni kurtaracak” fikriyle büyümediler. Yardım çoğu zaman kendileriydi. Bu durum, onları zihinsel olarak yaşlarından daha olgun hale getirdi.

Uzmanlara göre bu olgunluk kitaplardan değil, hayatı filtresiz ve dikkat dağıtıcı unsurlar olmadan deneyimlemekten geldi.

Dijital çağın çocukları

2000’lerden sonra doğan kuşak ise çok farklı bir dünyada büyüdü. Konuşmayı öğrenmeden telefonla tanışan bu nesil, bildirimler, mesajlar, videolar ve sosyal medya akışlarıyla sürekli uyarılıyor. Beyinleri çocukluktan itibaren yüksek hızda çalışıyor.

Bu durumun etkileri dikkat çekici: Daha çabuk yorulma, kolay bunalma ve kısa dikkat süresi. Bir günde maruz kaldıkları bilgi miktarı, önceki nesillerin haftalarca karşılaşmadığı düzeylere ulaşıyor.

Sürekli bağlantı, sürekli baskı

Sosyal medya gençlere bağlantı kurma imkânı sunarken aynı zamanda görünmez bir baskı da yaratıyor. Sürekli kıyaslama hali, her şey yolunda olsa bile “geride kalmışlık” hissini besliyor. Beyinler tam anlamıyla dinlenemiyor; çünkü ekranlar asla dikkat çekmeyi bırakmıyor.

Uzmanlar bu kuşağı zeki, yaratıcı ve açık fikirli olarak tanımlarken, aynı zamanda zihinsel olarak tükenmiş ve aşırı uyarılmış bir nesil olduklarına dikkat çekiyor. İnsan beyninin alışık olmadığı bir hızda akan dünyada, her bildirimle ayakta kalmaya çalışıyorlar.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *