Toprağından Koparılan Anadolu Eserleri
Anadolu coğrafyası, bin yıllar boyunca onlarca büyük uygarlığa ev sahipliği yapmış, insanlık tarihinin en zengin arkeolojik katmanlarını barındıran devasa bir hafıza mekânıdır. Ancak bu büyük zenginlik, özellikle 19. yüzyılın ortalarından itibaren Batılı devletlerin oryantalist keşif tutkusunun, emperyal rekabetin ve diplomatik baskıların açık hedefi haline gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki yasal boşluklar, idari zaaflar ve erken Cumhuriyet yıllarındaki imkânsızlıklar, binlerce paha biçilmez eserin ait olduğu topraklardan sökülerek Avrupa ve Amerika’daki müzelere taşınmasıyla sonuçlanmıştır.

Anadolu kültür mirasının korunmasında ve dünyaya tanıtılmasında Cumhuriyet tarihinin en kilit isimlerinden biri olan Prof. Dr. Ekrem Akurgal, otobiyografik eseri *"Bir Arkeoloğun Anıları"*nda bu tarihsel yağmanın arka planını ve Türk arkeologlarının verdiği amansız mücadeleyi birinci elden aktarır. Akurgal’ın da önemle altını çizdiği gibi, Batılı araştırmacıların o dönemde ruhsatsız ya da yetersiz izinlerle gerçekleştirdikleri kazılar bir bilim faaliyetinden ziyade açık bir eser avcılığı niteliğindeydi. Anadolu’nun bağrından sökülen devasa anıtlar, diplomatik imtiyazlar, lokasyonlardaki kontrol eksikliği ve yerel idarecilerin bilinçsizliği kullanılarak gemilerle uzak diyarlara taşındı.

Akurgal anılarında, Heinrich Schliemann’ın Troya’da yaptığı tahribatlı kazılardan Carl Humann’ın Bergama’daki faaliyetlerine kadar pek çok süreci akademik bir süzgeçten geçirir. Akurgal’a göre bu olaylar, yalnızca tarihi eserlerin yer değiştirmesi değil; Anadolu insanının kendi geçmişiyle olan bağının koparılması ve Batı müzelerinin meşruiyet devşirme çabasıdır.

Today, Berlin’deki Pergamon Müzesi’ne gittiğinizde Bergama’dan sökülen o görkemli Zeus Sunağı’nı, Miletos antik kenti limanından iki katlı anıtsal mimarisiyle sökülüp götürülen Güney Agora Kapısı’nı ya da Konya Beyhekim Camii’nden tamir bahanesiyle parçalanıp kaçırılan Selçuklu çini mozaikli mihrabını görürsünüz. Hepsi ait oldukları topraklardan uzakta, başka bir hikâyenin dekoru haline getirilmiştir.

Sadece Berlin değil, Londra’daki British Museum da bu sürgün mirasın en büyük depolarından biridir. Bodrum’da antik dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Halikarnas Mozolesi’nin eşsiz kabartmaları, C. T. Newton tarafından Datça’dan sökülen devasa Knidos Aslanı ve Sir Charles Fellows tarafından Xanthos antik kentinden taşınan Nereidler Anıtı ile Payava Lahdi bugün Londra’da sergilenmektedir. Öte yandan Schliemann’ın Troya’dan kaçırdığı altın ve gümüş Priam Hazineleri, II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya’dan Rusya’ya ganimet olarak götürüldü ve bugün Moskova’daki Puşkin Müzesi’nde duruyor.

Geçtiğimiz dönemde Paris seyahatlerimde Fransa'daki Louvre Müzesi’ni ziyaret ettiğimde, sergilenen bu eserlerle yüz yüze gelmek benim için derin bir üzüntü kaynağı olmuştu. Hatay’da Fransız mandası dönemindeki kazılardan götürülen Antakya mozaiklerinin ve II. Selim Türbesi ile Piyale Paşa Camii gibi İstanbul’daki anıtsal Osmanlı yapılarından restorasyon kılıfıyla sökülüp kaçırılan o büyüleyici İznik çinilerinin müze vitrinlerinde sergilenişine tanıklık etmek gerçekten yürek burkan bir deneyimdi. Kendi toprağına, ait olduğu mimariye fısıldaması gereken o ruhun, yabancı bir müzenin soğuk duvarlarında sergilenmesi insana derin bir burukluk yaşatıyor.

Arkeolojik ve sanatsal nesneler, bulundukları coğrafi, tarihi ve mimari bağlam içerisinde anlam kazanırlar. Bir tapınağın frizini, bir caminin mihrabını veya bir kentin anıtsal kapısını ait olduğu dokudan söküp steril müze vitrinlerine koymak, o eserin ruhunu zedelemektedir. Ekrem Akurgal’ın anılarında sıkça vurguladığı bu hakikat, günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yürüttüğü uluslararası hukuk ve diplomasi mücadelesinin de temelini oluşturmaktadır.

Perge kökenli Yorgun Herakles heykelinin üst yarısı, Elmalı Sikkeleri, Boğazköy Sfenksi veya Zeugma Mozaikleri'nin kayıp parçalarının evine dönmesi bu kararlı mücadelenin somut zaferleridir. Ancak Louvre’daki İznik çinileri, Pergamon Sunağı ve Troya Hazineleri gibi simge eserler, kendi topraklarına kavuşacağı günü bekleyen hüzünlü birer sürgün olarak dünya müzelerinde durmaya ve bizlerin de içini sızlatmaya devam ediyor.

Son dönemde sinemalarda gösterime giren Odysseus filmi büyük bir popülarite yakaladı ve bu mitolojik anlatılara ilgiyi yeniden canlandırdı. Ancak bugün Çanakkale Truva’ya adım attığımızda, o topraklarda yaşanan o büyük efsanelerin fiziksel izlerindeki eksikliği görmek, gerçek Truva’yı ve gerçek Odysseus’u eksiksiz hissedememek insana tarifsiz bir burukluk veriyor. Oysa sinemada izlediğimiz o hikâyeler de Batı müzelerini süsleyen o görkemli takılar da tamamen bu topraklara, Anadolu coğrafyasına ait değerlerdir.

Anadolu'nun hafızasına sahip çıkmak ve bu topraklarda verilen arkeoloji mücadelesini bir bilim insanının içten anlatımıyla kavramak adına sizlere de Ekrem Akurgal’ın "Bir Arkeoloğun Anıları" kitabını okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Çalınan, kaçırılan ve sürgüne gönderilen her bir eserin ardındaki hikâyeyi anlamak, bu mirasa sahip çıkmanın ilk adımıdır.