İstanbul
Parçalı az bulutlu
24°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
47,2369 %0.04
54,1452 %0.35
6.268,94 % -0,02
65.714,77 %-0.418

Duyusal çeşitliliğin yitişi

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Duyusal çeşitliliğin yitişi

Modern hayat üzerine konuşurken çoğu zaman hızdan, dikkatin parçalanmasından ya da ekranlara bağımlı hâle gelmekten söz ediyoruz, haklı olarak. Çünkü bunların her biri gündelik hayatımızı derinden etkiliyor.

Bütün bunların gerisinde ise daha temel bir değişim yaşanıyor. Dünyayla kurduğumuz ilişkinin kendisi değişiyor. Daha doğrusu dünyayla doğrudan temas edebilme yeteneğimizi yavaş yavaş kaybediyoruz.

Bu tespit, başlangıçta ikna edici görünmeyebilir. Sonuçta tarihin hiçbir döneminde dünya bize bugünkü kadar yakın olmamıştı. Birkaç saniye içinde okyanus ötesindeki bir müzeyi gezebiliyor, hiç gitmediğimiz bir şehrin sokaklarında dolaşabiliyor, binlerce kilometre ötede yaşanan bir olaya anında tanıklık edebiliyoruz. Bilgiye erişimimiz arttı, görüntülere erişimimiz arttı, bağlantılarımız arttı.

Peki bütün bunlar gerçekten dünyaya daha fazla temas ettiğimiz anlamına mı geliyor? Yoksa dünyayı deneyimlemekten çok, temsilini tüketmeye mi başladık?


Bir çiçeği koklamakla fotoğrafına bakmak, bir şehrin sokaklarında kaybolmakla onu ekrandan dolaşmak, bir insanla aynı masayı paylaşmakla onun profilini incelemek... Bunlar aynı deneyimler olabilir mi?

***

İnsan, dünyayı yalnızca zihniyle tanımaz.

Daha düşünmeye başlamadan önce görür, işitir, koklar, dokunur; yürür, bekler, yönünü bulur, kaybeder ve yeniden bulur. Dünya, önce bedenimizin içinden geçerek hayatımıza girer. Bu yüzden duyularımız yalnızca dışarıdan bilgi toplayan araçlar değildir. Aynı zamanda dünyayla kurduğumuz ilişkinin temelidir.

Bir mekânın bizde bıraktığı his, çocukluğumuzdan hatırladığımız bir koku, kendimizi güvende hissettiğimiz bir ev ya da yıllar sonra bile unutamadığımız bir ses... Hafızamızın en güçlü parçaları çoğu zaman düşüncelerimizden değil, duyularımızdan gelir.

Fransız filozof Maurice Merleau-Ponty de insanın dünyayla ilişkisinin önce düşünen bir zihin aracılığıyla değil, hisseden bir beden aracılığıyla kurulduğunu söyler. Ona göre beden, dünyayı taşıyan bir araç değil; dünyayla kurduğumuz ilişkinin bizzat kendisidir.

Bugün değişmeye başlayan da tam olarak bu ilişki olabilir.

***

Sorun elbette teknolojinin kendisi değil. İnsanlık tarihi boyunca geliştirdiğimiz her araç, dünyaya ulaşma biçimimizi değiştirdi. Yazı, matbaa, fotoğraf, televizyon... Her biri gerçekliği başka bir yoldan görmemizi sağladı. Bugün farklı olan ise teknolojik araçların giderek doğrudan deneyimin yerini almaya başlaması.

Eskiden temsil, deneyimin yerine geçmezdi; ona açılan bir pencereydi. Bir fotoğraf, gidip görülmüş bir manzaranın hatırasını taşırdı. Bir mektup, yüz yüze kurulmuş bir ilişkinin devamı olurdu. Bir harita ise yürünecek yolları gösterirdi; yürüyüşün kendisini değil.

Bugün ise temsil ile deneyim arasındaki mesafe giderek silikleşiyor. Bir şehri çoğu zaman sokaklarında dolaşmadan tanıdığımızı düşünüyoruz. Bir insan hakkında, onunla uzun bir sohbet etmeden fikir sahibi olabiliyoruz. Doğayı, müzeleri, konserleri, hatta gündelik hayatın en sıradan anlarını bile çoğu zaman önce ekran aracılığıyla deneyimliyoruz.

Bunun anlamı, gerçekliğin ortadan kalkması değil. Ama gerçekliğe giderek daha fazla, aracı katman üzerinden ulaşıyor oluşumuz.

Dünya hâlâ orada; ancak ona temas etme biçimimiz radikal bir şekilde değişiyor.

***

Modern hayat yalnızca deneyimlerimizin içeriğini değiştirmiyor; onların fiziksel biçimini de dönüştürüyor.

Eskiden birbirinden tamamen farklı faaliyetler, birbirinden tamamen farklı bedensel deneyimler gerektirirdi. Bir mektup yazmakla pazarda dolaşmak, bir dostu ziyaret etmekle tren beklemek, bir kitabın sayfalarını çevirmekle bir konser salonunda oturmak aynı hareketler değildi.

Bugün ise hayatın büyük bir bölümü aynı yüzeyde gerçekleşiyor.

Aynı ekran, aynı parmak hareketleri, aynı kaydırma ritmi…

Birkaç saniye önce banka işlemi yapan parmaklarımız, birkaç saniye sonra bir dostumuzun fotoğraflarını önümüze getiriyor; ardından bir savaş haberini görüyor, sonra bir tatil videosuna geçiyor. Birbirinden tamamen farklı deneyimler, aynı fiziksel jestin içine sığıyor. Değişimin en görünmez tarafı da burası.

Hayat kolaylaşırken, deneyimlerimizin bedensel çeşitliliği azalıyor.

***

Bugün her zamankinden daha fazla şey görüyor, ama daha az şey yaşıyoruz.

Bir şehre gitmeden önce sokaklarını ezbere biliyoruz. Gideceğimiz restoranın menüsünü, otel odasının manzarasını, hatta en iyi fotoğrafın hangi açıdan çekileceğini önceden öğreniyoruz. Yolculuk çoğu zaman bilinmeyeni keşfetmek için değil, zaten bildiğimiz görüntüleri doğrulamak için yapılıyor.

Halbuki deneyim, tam da öngörülemeyenle kurduğumuz ilişkidir. Bir şehri şehir yapan yalnızca binaları değildir; yanlış sokağa sapmaktır, beklenmedik bir ses duymaktır, hiç hesapta olmayan bir dükkâna girmektir, haritanın söyleyemeyeceği bir atmosferi hissetmektir. Hayatın büyük kısmı, planlanamayan ayrıntılar içinde şekillenir.

Belki de bu yüzden bugün bilgi ile deneyimi birbirine karıştırıyoruz. Bir yer hakkında çok şey bilmek, onu tanımak değildir. Bir insan hakkında çok şey öğrenmek, onunla gerçekten karşılaşmış olmak değildir. Görmek ile temas etmek arasında, bilmek ile yaşamak arasında hangi araçlara sahip olursak olalım kapanmayan bir mesafe vardır.

Modern hayat bize dünyanın temsilini olağanüstü bir hızla sunuyor. Bunun kıymetini inkâr etmek mümkün değil. Fakat hiçbir temsil, deneyimin bütün ağırlığını taşıyamaz. Çünkü dünya yalnızca görülen bir nesne değildir; içine girilen, hissedilen, bedende iz bırakan bir yaşantıdır.

Dünya hâlâ bütün zenginliğiyle karşımızda duruyor. Asıl soru, onun sesine, kokusuna, dokusuna, ritmine; kısacası bütün duyusal çeşitliliğine yeniden temas edebilecek kadar ona yaklaşabiliyor muyuz…?

 

Sadık ÇELİK

[email protected]