İstanbul
Parçalı bulutlu
20°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
45,4233 %0.08
53,2145 %-0.24
6.838,29 % -0,62
79.989,36 %-1.199

Siz kimsiniz? Kendimizi ne sanıyoruz?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Siz kimsiniz? Kendimizi ne sanıyoruz?

Son aylarda aynı sorunun etrafında dolaşıyoruz kalemimizle. Dünyayı saran bu sertleşmenin izini sürüyor, bu kopuşu farklı yüzleriyle anlamaya çalışıyoruz. Çünkü ortada, hepimizin zihnini sessizce kurcalayan, insana dair derin bir kaygı var…

Savaşlar, katliamlar, gündelikleşen şiddet, tekinsizleşen şehirler. İnsanın insana tahammülünün giderek azalması. Siyasetten sokağa, medyadan sosyal hayata kadar uzanan o sert, hoyrat dil… Çocuk yaşlarda başlayan şiddet eğilimleri… Giderek normalleşen bencillik, kayıtsızlık, yabancılaşma…

Büyük bir tablo bu. Dağınık gibi görünen ama aslında birbirine değen sayısız parçadan oluşan bir tablo.

O tabloya uzaktan baktığımızda gördüğümüz şey açık: Devasa bir insanlık krizi.

Ancak biz bu krizi hep yukarıdan, uzaktan okumaya çalışıyoruz. Siyasetten, ekonomiden, başıbozuk sistemlerden.

Peki ya kamera biraz daha yaklaşsa? Biraz daha alçalsa… O büyük manzaradan kopup, tek bir insana odaklansa? Bir yüze, bir zihne. Bir “ben”e…

Orada ne görürüz? İnsan dediğimiz şey gerçekten nedir? Biz kendimizi ne sanıyoruz?

***

Bugün bu soruya verilecek cevabı tahmin etmek zor değil. Her birimiz bağımsız bir bireyiz, değil mi? 3 yaşındaki de, 33 yaşındaki de, 83 yaşındaki de. Kendi kararlarını veren, kendi yolunu çizen, kendi ayakları üzerinde durması gereken bir özne.

Modern dünya, insanı böyle tarif ediyor. Daha doğrusu, böyle tarif etmekle kalmıyor; böyle olmaya zorluyor. Kendi hayatının mimarı ol. Kimseye ihtiyaç duyma. Zayıflık gösterme. Kendin ol… Çağın en çok tekrarlanan  motivasyon cümleleri.

Fakat burada gözden kaçan, hatta özellikle görünmez kılınan, sessizce geri plana itilen fakat katı bir gerçek var.

İnsan hiçbir zaman bu kadar kapalı, bu kadar kendi kendine yetebilen bir varlık olmadı.

Bir çocuk dünyaya geldiğinde ortada hazır bir “ben” yoktur. Ne kendine ait net bir sınır, ne de başkalarından ayrılmış bir bilinç.

Önce temas vardır. Bir bakış, bir ses, bir ilişki.

Çocuk, kendini doğrudan dünyadan değil, başka bir insanın içinden öğrenir. Kendi varlığını, bir başkasının varlığına temas ederek kurar. Çünkü algı dediğimiz şey bile sandığımız kadar yalnız değildir. İnsan, dünyayı sadece duyularına çarpan verilerle değil, başkalarıyla kurduğu etkileşim içinde anlamlandırır. Bir bakışla, bir sesle, bir tepkiyle…

Bu yüzden “ben”, dış dünyaya kapalı bir bilinç değil, başkalarıyla kurulan ilişkinin içinden doğan bir farkındalıktır.

Yani “ben”, başlangıç değildir, bir sonuçtur!

***

Yetişkin dediğimiz insan da hakeza, sandığımız kadar bağımsız değildir. Ailesinden, geçmişinden, dilinden, ilişkilerinden, travmalarından, beklentilerinden oluşur. Taşıdığı her şey, başkalarından izler taşır.

Bu yüzden insanı sadece “individual” yani tekil bir birey olarak tanımlamak eksik kalır. İnsan aynı zamanda “dividual”dır. Yani bölünmüş, dağılmış, başkalarıyla iç içe geçmiş bir varlık. Kendine ait sandığı şeylerin önemli bir kısmı, aslında başkalarından gelmiştir.

Ama modern dünya bu gerçeği tersine çevirmek ister. İnsanın kendi kendine yetmesini, kimseye ihtiyaç duymamasını, her şeyi tek başına başarabilmesini bir erdem gibi sunar. Sanki bu, övünülecek bir güç, ulaşılması gereken bir zirveymiş gibi…

Oysa hayat böyle işlemez. Hayat kolektiftir. Paylaşmakla, bölüşmekle, birbirini tamamlamakla var olur.

En basit doğa döngüsü bile bunu hatırlatır. Bir arının bal yapabilmesi için çiçeğe ihtiyacı vardır. Bir çiçeğin meyve verebilmesi için rüzgâra, polene, başka bir canlıya… Hiçbiri tek başına tamamlanmaz. İnsan da öyle.

Modern dünyanın kurduğu birey modeli sert bir kopuş yaratır. İnsanı bu ilişkisel yapıdan çekip çıkarır. Başkalarından oluşan bir varlığı, tek başına yeterli olmaya zorlar. Onu kendi içine kapatır. Sonra da “kendin ol” der, hatta bunu dikte eder. Bu aslında başlı başına bir çelişkidir.

Bunun bir neticesi olarak modern insan sürekli bir gerilim içinde yaşar. Bir yandan başkalarına ihtiyaç duyar, bir yandan bu ihtiyacı bastırmak zorunda hisseder.

Bir yandan görülmek ister, bir yandan kimseye muhtaç görünmemek ister.

Bir yandan ait olmak ister, bir yandan bağımsız kalmak zorunda olduğunu düşünür.

Bu gerilim, sadece bireysel bir huzursuzluk yaratmaz, toplumsal sonuçlar da üretir. Çünkü insan, ilişki kurma kapasitesi zayıfladıkça,
başkasını anlamakta zorlanır. Anlayamadığı şeye mesafe koyar. Mesafe, zamanla yabancılaşmaya dönüşür. Yabancılaşma ise kolayca sertleşir.

Bugün karşı karşıya olduğumuz o sert dil, o hızlı öfke, o tahammülsüzlük hali… Bir anda ortaya çıkmış şeyler değil. İlişkisel bağların zayıfladığı bir zeminde büyüyorlar.

Siyasetteki kutuplaşma da, sokaktaki gerginlik de, linç kültürü de aynı zeminden besleniyor.

İnsan anlayamadığını dışlıyor, dışladığını değersizleştiriyor ve değersizleştirdiğini incitmekte zorlanmıyor.

***

Eğer insan kendini yalnız, kapalı, kendi kendine yeten bir varlık olarak görmeye başlarsa, başkalarıyla kurduğu bağ da zayıflar. Bağ zayıfladıkça sorumluluk hissi de zayıflar.

Çünkü sorumluluk, soyut bir kuraldan değil, bir başkasına temas edebilme kapasitesinden doğar.

İnsanın en temel özelliği, bağımsızlığı değil, ilişkisel oluşudur. Var olmak, yalnızca nefes almak değil, başkalarıyla bir bağ içinde var olmaktır.

İnsan, tek başına var olabilen bir şey değildir.

Bugün yaşadığımız bu büyük karmaşanın içindeki belki de en derin kriz, sistemlerin değil, insanın kendini yanlış anlamasının krizidir, insanın kendine dair yanılgısının krizi. İnsanın kendine dair kurduğu büyük fakat eksik hikâyenin çöküşü…

Özellikle savaşların ve emperyal baskıların yeniden görünür olduğu bugün, bu soru her zamankinden daha da önemli.

İnsan dediğimiz şey nedir?

Çünkü insan toplumunu anlamak için önce “kişinin ne olduğunu” anlamamız gerekir. Haklar, sorumluluklar, ahlak ve toplum fikri, bu tanımın üzerine kurulur.

Modern birey fikri gerçekten neyi anlatıyor?

Uzun zamandır insanı, kendi içine kapalı, kendi kendine yeten, başkalarından bağımsız bir varlık olarak düşünmeye devam ediyoruz.

Oysa gerçek başka bir yerde duruyor.

İnsan, hiçbir zaman sadece “ben” olmadı. Hiçbir zaman tek başına tamamlanmadı.

Bu yüzden belki de bugün ihtiyacımız olan şey, yeni bir sistem değil, insana dair bu yanlış tanımı yeniden sorgulamaktır. Çünkü insanı yanlış tanımlayan bir dünya, onu ne kadar düzenlerse düzenlesin, aynı krizi yeniden üretmeye devam edecektir.

Sadık ÇELİK

[email protected]