İstanbul
Hafif yağmur
9°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
44,0001 %0
51,2352 %0.05
7.183,88 % 0,04
71.299,32 %-2.354

Babamın öldüğü yaştayım

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Babamın öldüğü yaştayım

Büyücek bir yudumla bardaktaki viskiyi bitiriyor ve tezgaha koyuyorum. George hiçbir şey sormadan bardağı tekrar dolduruyor. Bir süredir boş olan yayvan bardağa da neredeyse ağzına kadar malt likörü koyuyor. Kristal taklidi bir camdan yapılmış olan çerez tabağına biraz daha Tennessee tuzlu fıstığı aktarıyor. Bu sadece benim için. Tezgaha tünemiş öteki birkaç müşterinin önünde sadece bayatlamış mısır patlağı var çerez olarak. Gülümsüyorum. George da çok kısa bir an için sırıtıyor. Pek de iyi bir sonla bitmeyen uzun boks hayatı sırasında defalarca kırılıp şekilsizleşen burnu kırışıyor. Yumruklardan iyice şişmiş olan dudakları aralanıyor. Dipsiz bir kuyuya benzeyen karanlık ağzındaki altın kaplı bir iki dişi, yavaşça parıldıyor.

 

Bir sigara daha yakıyorum. Taburemde dönüp dışarıya bakıyorum. Tül perdelerin aralığından pırıl pırıl bir elli altıncı cadde görünüyor. Biraz çaprazımda Stork Clup, onun yanında da Sen Remo var. Mayıs ayının neşeli ve parlak güneşinin coşturduğu serçeler, yangın musluğundan sızan suyun oluşturduğu birikintide ötüşerek banyo yapıyor.

 

Viski ve likör bitiyor. George yine hiç konuşmadan bardakları dolduruyor. Üzerinde çapraz şeritli bir güney bayrağı resmi bulunan kocaman torbadan çerez tabağına biraz daha tuzlu fıstık döküyor. Ben bir sigara daha yakıyorum.

 

Saatime bakıyorum ve doktorla randevu saatinin yaklaşmakta olduğunu görüyorum. George bardakları yeniden dolduruyor. Huzursuzlanıyorum.  Düşünmek istemiyorum ama yine de “tam babamın öldüğü yaştayım” düşüncesini bir türlü kafamdan atamıyorum. Bir bar taburesindeyim. Saat gündüz ikiye yaklaşıyor. Sarhoşum ve “tam babamın öldüğü yaştayım”.

 

Babam. Sadece kokusunu hatırlayabildiğim, neye benzediğini ise yalnızca evdeki sararmış fotoğraflara bakarak gözümde canlandırabildiğim babam. Gaga burunlu, kapkara bıyıklı ve keskin bakışlı bir adam. Hepsi bu. Resimler bizi ne kadar anlatabilir ki?

 

Hesabı ödeyip dışarıya çıkıyorum. Parlak mayıs güneşi altında kaldırımda dikiliyorum. Serçeler başımın üzerinden geçip, yangın musluğuna doğru uçuyor. Sarhoşum ve “tam babamın öldüğü yaştayım”.

 

Elli altıncı caddeyi kolaçan ederek ağır ağır geçen taksilerden birini çeviriyorum. Arka koltuğa oturuyorum. Sürücüye doktorun adresini veriyorum. Yavaşça hareket ediyoruz. Geniş kaldırımlardaki kadınlara bakıyorum. Köpeğini gezdiren kadınlar. Bebek arabası süren kadınlar. Ellerindeki erzak torbalarını dengelemeye çalışan kadınlar. Jimnastik adımlarıyla hızlıca yürüyen şortlu kadınlar. Genç, yaşlı, güzel, çirkin ve tümünü de beğendiğim kadınlar.

 

Taksi ilerliyor. Acı ansızın geliyor. Daha öncekinde olduğu gibi, önceden bir haber falan vermiyor. Göğsümün tam ortasında dayanılmaz, parçalayıcı, bıçak gibi delici bir acı başlıyor.  Kıvranıyorum. Acı sol tarafıma geçiyor. Sonra çeneme sıçrıyor. Şimdi yüzüm sanki bana ait değilmiş gibi. Donmuş ve uyuşmuş. Sadece çenemdeki korkunç acıyı hissedebiliyorum.

 

Nefes almaya çalışıyorum. Alamıyorum. Boğuluyorum. Sol kolum önce uyuşuyor. Sonra sol kolum öylece kımıltısız kalakalıyor. Göğsüm yanıyor. Kalbim yerinden fırlıyor. Şoför aynadan bana bakıyor. Gözleri dehşetle açılmış. Bir şeyler söylüyor ama duyamıyorum.

 

Yine babam geliyor aklıma. Gaga burunlu, keskin bakışlı bir adam şarkı söylüyor. Akşam alacasında, tahtaları parlayan bir evin verandasındayız. Gaga burunlu, keskin bakışlı bir adam, gıcırdayarak sallanan bir koltuğa oturmuş. Ben onun kucağındayım. Bayat tütün ve ucuz viski kokusu yayılıyor adamdan. Güneşin son ışıkları altında, yeşil ve kırmızı ışıklar içinde parlayan, uçsuz bucaksız Tennessee çayırlarına bakıyoruz. Ahıra dönen sığırların boyunlarına takılı çıngırak seslerine, daha ötelerden yükselen hüzünlü bir banço sesi karışıyor.

 

Gaga burunlu, kapkara bıyıklı, keskin bakışlı, viski kokan adam, saçlarımı karıştırıyor ve şarkı söylüyor. “Ah güneşin her batışında akşamları / Betsy Brown’a ayırırız hak ettiği dolarları”.  Şarkı uzaklaşıyor. Şimdi Peder Flye İncil’den bir şeyler okuyor. Büyük bir acı içindeyim. Sancının neremde olduğunu bilemiyorum artık. Her yanım bıçaklanıyor gibi sanki.  Sonra babam yeniden şarkı söylemeye başlıyor. “Duydun mu tekerleklerin zangırtısını / Bak tren yaklaşıyor gitgide”.

 

Keskin ışıklar ve renkler görüyorum. Kırmızı, mavi, sarı ve turuncu renkli ışıklar gözlerimi oyuyor. Göğsüm bir bıçakla yarılıyor. Işıklar kör edecek kadar parlaklaşıyor. Sesler uzaklaşıyor. Ansızın tuhaf bir huzur içinde olduğumu fark ediyorum. Asetilen beyazı bir ışık, her yanımı kaplıyor. Uçuyor gibiyim. Mutlak bir sessizliğe doğru süzülüyorum…

 

James Agee, eğer imkanı olsaydı yaşamının son anlarını buna benzer bir şekilde anlatırdı herhalde.

 

Amerikalı romancı, şair, senarist, gazeteci ve film eleştirmeni James Rufus Agee, 27 Kasım 1909’da Tennessee Eyaleti’nin Knoxwille şehrinde doğdu. Babası Hugh James Agee, kayınpederinin yanında bir teknisyen olarak çalışıyordu. Agee daha altı yaşındayken, babası bir trafik kazasında öldü.

 

James Agee daha sonra kaleme aldığı Ailede Bir Ölüm adlı kitabında, sabaha karşı telefonun çaldığını hatırladığını ve babasının annesiyle konuştuktan sonra, garajdaki otomobile binip, “gürültü çıkararak” evden ayrıldığını duymuş olduğunu yazdı. Gerçekten de Agee’nin babası Hugh’a o gece sabaha karşı bir telefon gelmiş ve yirmi kilometre kadar uzakta yaşayan babasının bir kalp krizi geçirmekte olduğu söylenmişti.

 

Agee’nin amcası Ralph’in bu telefonu üzerine Agee’nin babası Hugh, hemen yola çıkmış, Ralph’ın evine gitmiş ve babasının iyi olduğunu görmüştü. Sonra da sabah olur olmaz evine dönmek üzere yola çıkan Hugh, eve varmasına birkaç kilometre kala, uçuruma yuvarlanarak ölmüştü.

 

Yaşamı boyunca bu olayın etkisinde kalacak olan James Agee, babasının ölümünden sonra kız kardeşi Emma ile birlikte Sewanee dağlarındaki bir yatılı okula gönderildi. Kilisenin yönetiminde olan ve ‘Dağ Çocukları Okulu’ diye adlandırılan Saint Andrews’de okudu. Burada öğretmenlik yapan rahip James Harold Flye ile tanıştı. Agee, ‘baba’ olarak tanımladığı Flye ile ilişkisini hiç kesmedi. Flye’den ayrı olduğu günlerde ona sürekli olarak mektup gönderdi. Bu mektuplar 1961’de kitap olarak yayımlandı ve Agee’nin daha çocukluğundan itibaren büyük bir yazma yeteneğine sahip olduğu görüldü.

 

Agee, orta öğrenimini çeşitli liselerde tamamladıktan sonra 1932’de Harvard Üniversitesi’ne girdi. Edebiyat okudu. Üniversite’de öğrenciyken Via Saunders ile evlendi. 1938’de boşandılar. Agee, aynı yılın sonlarına doğru Alma Mailman ile evlendi.

 

Bu evlilik de yürümedi. Alma 1941’de Agee’yi terk etti ve çocukları Joel’i de yanına alarak Meksika’ya gitti. Alma’nın bu kaçışı ve Meksika’da sosyalist yazar Bodo Uhse ile birlikte yaşamaya başlaması, kendi ifadesiyle Agee’yi  ‘yaraladı’.

 

İçmeye başladı. Yine kendisinin anlattığına göre, her sabah dokuzda kalkıyor, saat on bire kadar yazıyor ve bir saat kadar uyuduktan sonra içmeye koyuluyordu. Viski ve malt likörü içerek akşam saat beşe kadar oturduktan sonra yeniden yazıyor ve akşam dokuzdan sonra yeniden içiyordu. Bu süreç içinde en az iki paket sigara tüketiyor ve ortalama üç adet de ‘Benzedrine’ hapı alıyordu.

 

Harvard’tan mezun olduktan sonra New York’a taşındı. Bir süredir birlikte yaşadığı Mia Fritsch ile evlendi. Bu sırada yayımlanan ilk şiir kitabı olan Permit Me Voyage ile ünlendi.

 

Aynı yıl Fortune dergisine girdi. Dergi için Alabamalı yoksul bir çiftçinin hayatını kaleme aldı. Bu makale dergide yayımlanmadı ama ünlü fotoğrafçı Walker Evans’ın çektiği resimlerle birlikte bir kitap haline getirildi. 1941’de Let Us Now Praise Famaus Men adlı kitap, büyük bir ilgiyle karşılandı. Agee aynı dönemde Time dergisinde yazarlık da yapmaya başladı.

 

Bu dönemde müzikteki yeteneği de ortaya çıktı. İlk derslerini annesinden aldığı piyanoda başarılıydı. Çok sevdiği caz müziğinde profesyonel olan arkadaşlarına piyanist olarak katılıyordu. Agee’nin şiirlerini sevenler, onun ayda bir kez ünlü caz tromboncusu Wilden Hobson’la düzenlediği mini caz konserlerine katılıyor ve toplanan paralar, yakınlardaki bir yetim çocuklar yurduna gönderiliyordu.

 

Nation dergisinde 1943’ten 1948’e kadar film eleştirileri yazdı. Sonra yönetmen John Huston’un isteği üzerine film senaryoları yazmaya koyuldu. C.S. Forester’ın romanından senaryo haline getirdiği ve başrolünde Humphrey Bogart’ın oynadığı Afrika Kraliçesi adlı film, gişe rekoru kırdı. Agee de yılın en iyi senaristi dalında Oscar ödülüne aday gösterildi.

 

Senaryosunu yazdığı ikinci film olan The Night of The Hunter da (Avcının Gecesi) büyük bir başarı kazandı. Başrolünü Robert Mitchum’un oynadığı bu filmden sonra Agee, Hollwood’da aranan bir senarist haline geldi.

 

Kadınları çok sevdiğini söyleyen Agee, yaşamı boyunca birçok kadınla birlikte oldu. Ünlü romancı Anais Nin ve ‘Yaşam Tiyatrosu’nu kuran Judith Malina ile fırtınalı aşklar yaşadı.

 

İlk romanı olan The Morning Watch’dan sonra, kendisinin ve ailesinin hayat hikayesini anlattığı Ailede Bir Ölüm’ü yazdı. Yaşamı boyunca özlediği ve sadece kokusunu anımsayabildiği babasını anlattığı için bu romana çok önem veren Agee, büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Kitap başarılı bulunmadı ve sadece altı yüz adet sattı. O sıralarda alkolle başı iyice dertte olan Agee, daha sonra 1958’de Pulitzer Ödülü kazanacak olan bu kitabına olan ilgisini kesti. Onu hiç yazmamış gibi davrandı.

 

Alkol, sigara ve uyuşturucu haplar nedeniyle sağlığı günden güne bozuldu. Afrika Kraliçesi filminin senaryosunu yazdığı sıralarda ilk kalp krizini geçirdi. Şans eseri o sırada filmin çekildiği stüdyodaydı ve orada bulunan Humphrey Bogart’ın özel doktoru tarafından yapılan yardımla bu krizden kurtuldu.

 

16 Mayıs 1955’te her zaman yaptığı gibi Elli Altıncı Cadde’de bulunan bara girip içmeye başladı. Eski bir boksör olan barmen George Lennon’un anlattığına göre, saat ikide doktorla randevusu olduğunu söyledi ve belki de o nedenle her zamankinden de daha hızlı ve daha çok içti.

 

Sonra yoldan çevirdiği bir taksiye binip, daha önceden bir kağıda yazdığı doktorun adresini sürücüye verdi. Taksi caddeden çıkarken, sürücü arka koltukta oturmakta olan Agee’nin elini göğsüne götürüp, acıyla kıvranmaya başladığını gördü. Arabayı durdurdu. Bağırarak yardım istedi. Yakınlardaki bir sağlık kuruluşunun cankurtaran arabası hemen oraya geldi ama çok geçti. Eleştirmen Webster Schott’un “edebiyatın talihsiz James Dean’i” diye tanımladığı  James Agee ölmüştü.   

 

Henüz kırk altısındaydı ve daha da tuhafı, hem de ay ve gün olarak tam babasının öldüğü yaştaydı….

 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız