Kıbrıs’ta çifte kırılma noktası
Kıbrıs, 2017’de çöken Crans Montana sürecinden bu yana en kritik siyasi eşiklerinden birine yaklaşıyor. Ancak bu kez mesele yalnızca yeni bir müzakere turu değil. Yeşil Hat’ın iki tarafında da siyaset çözülüyor ama farklı yönlere doğru. Güney Kıbrıs’ta yolsuzluk iddiaları, kurumsal koruma zırhı ve yaklaşan seçimler siyaseti parçalanmaya sürüklerken, Kuzey Kıbrıs’ta yönetişim yorgunluğu, ekonomik sıkıntılar ve siyasi iradenin aşındığına dair yaygın kanaat daha yapısal bir yeniden ayarlama talebi üretiyor.
Bu iç kırılmalar yaşanırken, diplomatik cephede de hareket var. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín Cuéllar, Ocak ayı sonunda adaya yeniden geliyor. Holguín, en son Aralık ayında Kıbrıs’ta liderle ayrı ayrı görüşmüş, ardından 11 Aralık’ta yıllardan sonra ilk kez üçlü görüşme gerçekleştirmişti. Daha sonra Holguín Türkiye ve Yunanistan’da da temaslarda bulunmuş, ancak temasları yeni bir sürece zemin hazırlamaktan ziyade pozisyonların yeniden teyidiyle sınırlı kaldığndan garantör ülkelerin de katıldığı gayrı-resmi 5+1 formatında bir toplantı çağrısı yapılmamıştı. Aralık temasları sonrasında Holguín benimle yaptığı mülakatta yeterli hazırlık yapılmadan gerçekleştirilecek 5+1 formatındaki bir toplantının bütün süreci tehlikeye sokabileceği uyarısında bulunmuştu.
BM hâlâ tarafları yeniden esasa yönelik müzakere masasına oturtacak bir pencere ararken, Yeşil Hat’ın kuzeyi ve güneyinde siyaset bambaşka yönlere savruluyor. Güneyde parçalanma, kurumsal ataleti ve hareket alanı daralmış bir liderliği beraberinde getiriyor. Kuzeyde ise tam tersine, toplumsal baskı siyasal aktörleri daha net, daha koşullu ve daha sonuç odaklı bir çizgiye zorluyor. Bu fark, yeni bir sürecin hangi şartlar altında mümkün olabileceğini de doğrudan etkiliyor.

Sembolizm, yok sayma ve AB’nin sınırları
Bu ayrışmanın en çarpıcı yansımalarından biri, Güney Kıbrıs’ın AB Konseyi Dönem Başkanlığı sürecinde yaşandı. Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e yönelik tepkisi basit bir protokol rahatsızlığı değildi. Von der Leyen, Kıbrıs sorununda çözümün öncelik olduğunu vurgularken, Türk Kıbrıslılardan tek kelimeyle bile söz etmedi. Buna karşılık, Rum liderin refakatinde Yeşil Hat turu programın merkezine yerleştirildi.
Türk Kıbrıslılar açısından mesele usul değil, semboldü. Çoğu uluslararası aktörün sandığının aksine Yeşil Hat, 1974 sonrası ortaya çıkmış bir çizgi değil, İngiliz sömürge yönetiminin son dönemlerinde çizilmiş bir ayrım hattıdır. Bu hattın, Türk Kıbrıslıların siyasi eşitliğine dair tek bir atıf yapılmadan, adeta tarafsız bir “gözlem noktası” gibi sunulması, kuzeyde AB’nin tarafsızlığına dair şüpheleri daha da derinleştirdi.
Bu tabloya ayrı bir anlam katan unsur ise George Vassiliou’nun vefatı oldu. Kıbrıs’ı AB üyeliğine taşıyan ve bu süreci iki toplum arasında bir köprü olarak gören Vassiliou’nun mirası ile bugün ortaya çıkan AB görüntüsü arasındaki fark, Kıbrıs Türk liderliği tarafından dikkatle not edildi. Bir zamanlar uzlaşma aracı olarak sunulan AB üyeliğinin, bugün neden tek taraflı bir baskı aracına dönüştüğü sorusu yeniden gündeme geldi.
Güneyde parçalanma, kuzeyde yeniden ayarlama
Bu sembolik gerilimler, daha derin siyasi dönüşümlerin yüzeydeki yansımalarıdır. Güney Kıbrıs’ta, Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis’i de içine alan yolsuzluk iddiaları kamuoyunda güveni aşındırıyor. Ancak başkanlık sistemi, bu aşınmayı reform üretmek yerine parlamentoya yayarak soğuruyor. Sonuç, siyasi sorumluluğun dağılması, partilerin zayıflaması ve mecliste giderek sertleşen kimlik temelli söylemler oluyor.
24 Mayıs 2026’da yapılacak parlamento seçimleri, bu parçalanmanın kurumsal bir tabloya dönüşmesini büyük ölçüde teyit edecek gibi görünüyor. DISY ve AKEL’in tarihsel ağırlıkları erirken, aşırı sağ ELAM’ın yükselişi uzlaşma zeminini daha da daraltıyor. Böyle bir meclis yapısı, ne iç reformları ne de Kıbrıs sorununda cesur adımları kolaylaştıracak bir tablo vaat ediyor.
Kuzey Kıbrıs’ta ise manzara farklı. Üçlü koalisyon hükümetinin yıpranmışlığı, artan hayat pahalılığı, yolsuzluk ve nepotizm iddiaları ile birleşince siyasal meşruiyet ciddi biçimde sorgulanır hale geldi. Ankara’nın giderek daha görünür ve ağır hissedilen etkisi, bu sorgulamayı daha da derinleştiriyor. Toplumda yaygın kanaat şu: Siyasi irade yukarıya karşı sorumlu, aşağıya karşı ise kopuk.
Bu ortamda Cumhurbaşkanı Erhürman’ın seçilmesi bir sonuç değil, bir işaretti. Asıl dikkat çekici olan ise CTP lideri Sıla Usar İncirli’nin yükselen profili. Hem iktidar partisi hem de ana muhalefeti kapsayan, STKlar ve basın ile de biraraya gelme fırsatı yakalanan Ankara ziyareti, basit bir nezaket temasının çok ötesinde oldu. Ankara’da KKTC’de erken seçim ihtimali giderek daha yüksek sesle dillendiriliyor ve İncirli’nin olası bir seçimde başbakanlık için güçlü bir aday olduğu artık açıkça konuşuluyor.

Taşınmaz Mal Komisyonu ve federasyonun “zehirli” mirası
İncirli’nin Ankara temaslarında özellikle vurguladığı başlıklardan biri Taşınmaz Mal Komisyonu oldu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından etkin iç hukuk yolu olarak tanınan bu yapı, yalnızca bir mülkiyet mekanizması değil, Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası alandaki en önemli hukuki kalkanlarından biri. Bu kalkanın zayıflatılması, yalnızca hukuki değil, siyasi bir intihar anlamına gelir.
Bu vurgu, federasyon tartışmasıyla doğrudan bağlantılı. Kuzey Kıbrıs’taki cumhurbaşkanlığı değişimiyle pek bahsedilmese de federasyon artık reddedilmiş değil, ancak CTP liderinin de vurguladığı gibi kamuoyunda açıkça “zehirli” bir kavrama dönüşmüş durumda. Sorun federasyon modelinin kendisi değil, yıllarca süren ucu açık müzakereler, her seferinde sorgulanan siyasi eşitlik ve bedelini hep Türk Kıbrıslıların ödediği başarısız süreçlerdir.
İncirli üzerine basarak izah etti; CTP’nin çizgisi Erhürman ile tam bir uyum içerisindedir. Semantik ile vakit kaybetmek gereksizdir… Siyasi eşitlik pazarlık konusu olamaz. Müzakereler süreli ve sonuç odaklı olmalıdır. Crans Montana’ya kadar varılan uzlaşılar yeniden açılmamalıdır. Ve en önemlisi, yeni bir süreç yine Rum tarafının ilgisizliğiyle çökerse statükoya otomatik dönüş kabul edilemez. Kıbrıs Türküne bu söz verilmeden yeni bir süreç başlayamaz.
Bu ne anlama geliyor? Doğrudan uçuş, doğrudan ticaret ve uluslararası temasların, müzakerelerin başlamasından önce karara bağlanması gerekir. Aksi halde federasyon, kuzeyde yalnızca geçmiş hayal kırıklıklarını hatırlatan bir kelime olarak kalmaya mahkûm.
Kıbrıs bugün çifte bir kırılma noktasında duruyor. Güneyde parçalanma ve veto siyaseti, kuzeyde ise yeniden ayarlama ve meşruiyet arayışı. Bu iki yönlü hareket, ya yeni bir siyasi mimariye evrilecek ya da adadaki bölünmeyi daha da kalıcı hale getirecek.