Geçici iktidar, kalıcı retorik
Kıbrıs siyaseti uzun zamandır belirli bir akrobasi numarasında ustalaşmış durumda: geçici bir statüyle yönetip kalıcı bir meşruiyet diliyle konuşmak. Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis’i kuşatan yolsuzluk skandalı, bu numaranın ne kadar iyi prova edildiğini bir kez daha ortaya koydu; özellikle de güç, tarih ve seçici hukuk anlayışı iç içe geçtiğinde.
Kampanya finansmanına ilişkin iddialarla başlayan süreç kısa sürede ciddi bir güven krizine dönüştü. Üst düzey bir danışman istifa etti. Polis soruşturmaları genişledi. Uluslararası medya Lefkoşa’ya konuşlandı. Ardından sembolik ama anlamlı bir adım geldi: Cumhurbaşkanının eşi, bağışçı ilişkileri ve siyasi yakınlığı tartışma konusu olan bir vakfın başkanlığından çekildi. Resmî açıklamalara göre ortada bir usulsüzlük yok. Siyasi açıdan bu hamle bir “yangın kesici” işlevi gördü. Sembolik olarak ise denetim çemberinin artık iktidarın aile çevresine kadar ulaştığını teyit etti.
Ancak mesele bir istifa değil. Mesele meşruiyet. Ve Kıbrıs’ta meşruiyet hiçbir zaman tarafsız bir kavram olmadı.
“Zorunluluk”tan doğan yönetim, alışkanlığa dönüşen iktidar
Adanın kurucu düzenine dayanan Kıbrıs Türk perspektifinden bakıldığında sorun, herhangi bir gizli kamera görüntüsünden çok daha eskidir. 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, üniter bir Rum devleti değildi. Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’ın garantörlüğü altında; iki toplumlu, ortak egemenliğe dayalı bir cumhuriyetti.
Hristodulidis ve bazı Rum milliyetçi çevrelerin iddia ettiği gibi bu düzen Türk Kıbrıslıların terk etmesiyle çökmedi. 1963’te Rum liderliğinin tek taraflı müdahaleleriyle, anayasal manipülasyon ve güç kullanımı yoluyla çöker¬tildi. Türk Kıbrıslıların hedef alınmasının nedeni açıktı: Makarios’un, Kıbrıs Türklerinin fiili etkin siyasal katılımını sona erdirecek ve onları “imtiyazlı azınlık” statüsüne indirecek anayasa değişikliklerini kabul etmemeleri.
Ortaya çıkan yapı hukuki süreklilik değil, bir gasptı. O tarihten bu yana adanın güneyinde hüküm süren yönetim, tüm adayı temsil eden meşru bir hükümet olarak değil, “zorunluluk doktrini”ne yaslanan geçici bir idare olarak varlığını sürdürmektedir. Bu durum, uluslararası toplum tarafından hukuki doğruluktan çok pratik kolaylık adına tolere edilmiştir.
Bu ayrım hayati önemdedir. Bugün Rum yönetimi “Kıbrıs Cumhuriyeti” adına konuştuğunda, adanın kurucu halklarından birinin rızası, katılımı ve siyasal eşitliği olmaksızın konuşmaktadır. Güç etkilidir; meşruiyet değildir.
Dolayısıyla bu yapı içindeki yolsuzluklar, yalnızca bir yönetim zafiyeti değil; başından beri sakat bir anayasal düzenin iç çürümesidir.
Temiz eller, tanıdık ağlar
Kıbrıs’ta iki dil vardır ama yolsuzluk için tek sözlük kullanılır. Rumcada rousfeti, Türkçede rüşvet. İkisi de aynı pratiği tarif eder: ilişkiler üzerinden kural bükmek. Her ikisi de bu cumhuriyetlerden daha eskidir.
Güney Kıbrıs’ta patlayan skandal, kuzeyde yıllardır gözlemlenen dinamikleri andırmaktadır; ölçek farklıdır, mekanizma aynıdır. Kuzeyde tanınmamışlık ve bağımlılık gri alanlar yaratır. Güneyde AB üyeliği ve uluslararası tanınmışlık koruyucu bir zırh işlevi görür. Kalkanlar farklıdır, sonuç benzerdir.
Para dolaşır. Erişim metalaşır. Siyaset işlem bazlı hale gelir. Ortaya saçıldığında refleks aynıdır: dış tehditlere işaret etmek, vatan-millet, ulusal beka hikayelerine sarılmak, jeopolitiği suçlamak. İroni acı vericidir. Kıbrıs sorunu, her türlü iç çürümeyi gerekçelendiren evrensel mazerete dönüşmüştür. Yolsuzluk mu? Bölünmüşlük yüzünden. Kurumlar mı zayıf? Çatışma ortamı. Hesap verebilirlik mi? Ulusal beka her şeyden önce gelir.
Bu atmosferde vatan-millet edebiyatı yalnızca skandalı örtmez; onu içine alır.
Hristodulidis iktidara rüşveti bitirme vaadiyle gelmişti. Bugün ise bağış, erişim ve siyasi görünürlük arasındaki ilişkilerin geçmişten farksız olduğunu anlatmakta zorlanıyor.
Videoda bol miktarda görünen kayınbiraderin Cumhurbaşkanlığı Ofisi Müdürlüğü görevinden istifa etmesi, eşinin bir vakıftan çekilmesi bu açıdan öğreticidir. Vakıf, sivil ve hayırsever bir yapı olarak sunulmuştu. Ancak bağışçılar ve erişim tartışmaları gündeme gelince küçük toplumlarda hayırseverliğin siyasetten bağımsız olmadığını bir kez daha gördük. Toplumsal fayda ile siyasi sermaye aynı havayı solur.
Cumhurbaşkanı “korkacak bir şeyim yok” diyor. Hukuken doğru çıkabilir. Siyasi olarak ise manzara yıkıcıdır. Ahlaki yenilenme vaadiyle seçilen bir lider, artık teknik ayrıntılar, zamanlama ve komplolar üzerinden savunma yapıyor.
Kıbrıs siyasetinde bu senaryo yenidir denemez.
Hesap sorulunca tarih konuşur
Denetim yoğunlaştıkça söylem hızla millî retoriğe kaydı. Kamuoyuna Kıbrıs’ın yeniden tehdit altında olduğu hatırlatıldı. Karanlık dış güçler devredeydi. Tesadüf bu ya, zamanlama AB Konseyi Dönem Başkanlığı’yla örtüşüyordu.
Bu, tarihin kitle kontrolü için sahneye sürüldüğü andır.
Hristodulidis’in siyasal konfor alanı, silahlı mücadelenin sorgusuz kutsanmasıdır. Bu anlatıda “kurtuluş” tertemizdir, şiddet seçicidir, sorumluluk tek taraflıdır. Türk Kıbrıslılar için ise aynı dönem; örgütlü sindirme, zorla yerinden edilme ve kan dökülmesinin başlangıcıdır. 1963, 1964 ve 1967 bunun doruk noktalarıdır.
Grivas’tan Yorgacis’e ve yüzlerce isme kadar birçok isim adanın bir tarafında “kahraman” olarak anılırken, diğer tarafında cinayetlerin, kaçırmaların ve toplu travmaların failleri olarak hatırlanır. Bugün onurlandırılan bu kişiler, Türk Kıbrıslıları 103 köyden zorla çıkaran, 1974’e kadar geri dönmelerini engelleyen saldırıların sorumlularıdır.
Üstelik pek çoğu dönemin medyasında açık itiraflarda bulunmuş olmasına rağmen, hiçbiri sorgulanmamış, yargılanmamıştır.
1974 yaşadıkları kendi acılarını anıp 1963–1974 arasındaki Türk Kıbrıslı travmasını görmezden gelmek barışa hizmet etmez. Sadece güvensizlik üretir.
Yolsuzluk iddialarıyla karşı karşıyayken bu seçici hafızaya sarılmak tesadüf değildir. Hesap sormayı “ihanet”, denetimi “düşmanlık” olarak yeniden çerçeveler. Ve 1960 düzenini sürdürülemez kılan zihniyeti yeniden üretir: rızaya ihtiyaç duymayan iktidar anlayışını.
Eşitlik olmadan müzakere olmaz
Bu noktada, Yeşil Hat’ın güneyinde nadiren sorulan asıl soruya geliyoruz:
1963–1964 şiddetini açıkça meşrulaştıran bir Hristodulidis, hangi meşruiyetle barış müzakere ettiğini iddia edebilir?
Kıbrıs’ta barış, güven artırıcı önlemlere veya fotoğraf karelerine indirgenemez. Siyasal eşitliğe, yönetime etkin katılıma ve kurucu anlaşmaların ruhuna dayanmak zorundadır. Son anda terk edilen müzakere süreçleri düşünüldüğünde, Kıbrıs Türklerinin yalnızca takvim değil, “statükoya dönüş yok” güvencesi talep etmesi son derece meşrudur.
1960’ın anayasal gerçekliğini inkâr edip tüm adayı temsil ettiğini söyleyen her lider, çelişkiyle konuşur. 1963 şiddetinin ideolojik zeminini benimseyen bir liderin barış dili ne kadar inandırıcı olabilir?
Barış ahlaki simetri ister. Mevcut yapının 1960 ortaklığının meşru devamı değil, uluslararası ataletten beslenen geçici bir idare olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Bu kabul olmadan müzakereler siyasal tiyatrodan öteye geçmez.
Geç dönem liderlerinden Glafkos Klerides’in, Glion’daki görüşmeler sırasında Rauf Denktaş’a söylediği söz bu gerçeği özetler:
“Rauf, sen de ben de biliyoruz ki Kıbrıs Türkünü temsil etmiyorum. Ama dünya beni öyle görüyor. Benden kalkıp ‘dünya yanılıyor’ dememi bekleme.”
Bu itiraf, Kıbrıs’ta çözümsüzlüğün özünü oluşturan ikiyüzlülüğü ve hegemonik kısagörüşlülüğü açıkça ortaya koyar.
AB başkanlığı, eski alışkanlıklar
Rum liderliğinin üstlendiği AB Konseyi Dönem Başkanlığı, ilkesel olarak kurumsal olgunluk ve Avrupa değerlerini yansıtmalıydı. Bunun yerine, yine tanıdık bir paradoksla karşı karşıyayız: şeffaflıktan söz eden ama uygulamakta zorlanan, hukuku dillendiren ama yetkisini “zorunluluk” doktrininden alan bir idare.
Avrupa görmezden gelmeye devam edebilir. Her zaman olduğu gibi. Kıbrıs Türkünün duruşu ise nettir. Meşruiyet tanınmışlıktan değil; rızadan, eşitlikten ve 1960 düzenine sadakatten doğar. Kofi Annan’ın 2004’te söylediği gibi: “Adadaki iki toplum arasındaki ilişki çoğunluk–azınlık ilişkisi değil, aynı vatanı paylaşan iki toplum arasındaki ilişkidir.”
Tek taraflı gasp üzerine kurulu bir yapı içinde patlayan yolsuzluklar yalnızca güveni sarsmaz; anayasal sadakatten çok alışkanlık ve uluslararası hoşgörüyle ayakta duran bir sistemin kırılganlığını da ifşa eder.
Kıbrıs Türkünü ve liderliğini yok sayarak çözüme ulaşılabileceğini sanmak, stratejik gerçekçilik değildir. Öküzün altında buzağı aramaktır.
Geçici iktidar kalıcı barış üretemez
Hristodulidis bu skandalı atlatabilir. Rum liderler çoğu zaman atlatır. “Zorunluluk” üzerine inşa edilen kurumlar dayanıklıdır. Ama hayatta kalmak meşruiyet değildir.
1960 düzenine sadık bir Türk Kıbrıslı perspektiften bakıldığında sonuç açıktır: kendi yönetimini şeffaf biçimde sorgulayemeyen, tek taraflı bir tarihi kutsayan ve anayasal eşitlik olmadan hükmeden bir lider adanın geleceğini müzakere edemez.
Kıbrıs’ta barış planı eksikliği yok. Dürüstlük eksik. Geçici iktidarın adı konulmadıkça, 1963 gaspı ile yüzleşilmedikçe ve retoriğin yerini hesap verebilirlik almadıkça, barış adada hep olduğu gibi kalacaktır: çok konuşulan, seçici hatırlanan ve sürekli ertelenen.
Ve yolsuzluk da tarih gibi, reformla değil; hafıza, mit ve “zorunluluk” bahanesiyle yönetilmeye devam edecektir.