Sevgileri yarınlara bırakmayalım
Güneş, Tiber nehrinin kıyılarında batıyor ve imparatorluk sarayının mermerlerini, camlarını, muhafızların tulgalarını altın rengine boyuyordu. İmparator Claudius, erguvan renkli pelerinini savurarak endişeyle haberciyi bekliyordu.
Çalkantılı bir nehrin kıyısında
O yıllarda, o küçücük kasabada, o büyük olaylar oldu işte. Drina nehrinin geniş bir açıyla bükülüp, daha aşağılara dökülmek için biraz soluklandığı bu küçük düzlükte kurulmuş olan Vişegrad kasabasında oldu bütün bunlar.
Galiba başka bir gezegenden gelmişti
Adam; eskimiş, asıl rengini çoktan kaybetmiş yeşil kadifeden bir örtüyle kaplı büyücek ceviz karyolada öylece yatıyordu. Yüzündeki renk, pencereden içeriye giren güneş ışığının açısına bağlı olarak, soluk bir fildişi beyazıyla, donuk bir kehribar sarısı arasında değişiyordu.
Cennetin Bu Yanı...
Ne kadar da başdöndürücü bir hızla değişmişti hayatı. Daha üç ay önce bir genç kızın yaşaması gerektiği gibi yaşıyordu. Kızların uyması gereken ne çok kural vardı ve “adabımuaşerete” verilen ne çok önem. Omuzlar dik tutulacak. Eller eldivenli olacak. Dudaklar boyanmamış (ve tabii öpülmemiş).
Bir topaç gibi…
Aslında çarşıdaki öteki üç beş oyuncakçı dükkanından pek bir farkı yoktu o dükkanın. Rengi solmuş krepon kağıtları, kedi minareleriyle sözüm ona süslenmiş ufak bir vitrin.