Zürih'te Kaybolmak da Planın Bir Parçası
Geçen iki hafta önce sizlere Zürih’e ilk adımımızı, dünyanın en pahalı Avrupa şehrine dair ilk izlenimlerimi ve Pars’la birlikte tuttuğumuz küçük evimizi anlatmıştım. Yazının sonunda ise bir söz vermiştim: Bu hafta biraz sokaklarda yürüyecek, biraz lezzetlerin peşine düşecek ve biraz da kaybolacaktık.
İtiraf etmeliyim ki bir şehri tanımanın en güzel yolu bazen haritayı kapatmaktan geçiyor.
Zürih’teki ilk akşamımızda tam olarak bunu yaptık. Bahnhofstrasse’nin o meşhur vitrinlerinden başlayıp nereye gittiğimizi çok da düşünmeden yürümeye başladık. Bir süre sonra lüks mağazalar yerini daha sakin sokaklara bıraktı. Sonra karşımıza Limmat Nehri çıktı.

Zürih’in en sevdiğim yanı şu oldu: Şehir büyük görünmesine rağmen insanı yormuyor. Kalabalık var ama karmaşa yok. Hareket var ama telaş yok. İnsanlar hızlı yürüyor fakat kimse birbirini ezmiyor. Her şey görünmez bir düzen içerisinde ilerliyor.
Pars’ın dikkatini ise en çok tramvaylar çekti. Şehrin dört bir yanından geçen kırmızı, mavi ve beyaz tramvaylar, Zürih’in adeta damarları gibi çalışıyor. Zaten bu şehir, "Tramvaylar Şehri" olarak da anılıyor. Bir çocuk için eğlenceli, bir yetişkin için ise hayranlık uyandırıcı bir ulaşım sistemi.
Yürüyüşümüz bizi Zürih Gölü kıyısına kadar götürdü. İşte o an neden insanların bu şehirde yaşamaktan vazgeçemediğini biraz daha iyi anladım. Bir tarafta göl, diğer tarafta tarihi yapılar ve arkada yükselen Alp manzarası...

Elbette gelelim herkesin merak ettiği konuya: Yemekler.
İsviçre denince çoğu kişinin aklına ilk olarak fondü geliyor. Biz de bu geleneği bozmadık. Eritilmiş peynirin etrafında oturup ekmekleri peynire batırırken Pars’ın yüzündeki ifadeyi unutabileceğimi sanmıyorum. Fakat açık konuşmak gerekirse Zürih’te asıl aklımda kalan şey yemeklerden çok, o yemekleri yediğimiz atmosfer oldu.
Bir diğer meşhur lezzetleri olan röştiyi ve çikolata fondüyü de İsviçre seyahatinizde listenize almanızı tavsiye ederim.
Şehirdeki küçük kafeler, fırınlar ve pastaneler adeta günlük hayatın bir parçası. İnsanlar sakin sakin kahvelerini yudumlarken sohbet ediyor, aceleye ise asla yer vermiyorlar. Bence Zürih’in sırrı tam da burada saklı.

Bu Şehir Kusursuz mu?
Geçen haftaki yazımı "Bu şehir gerçekten anlatıldığı kadar kusursuz mu?" sorusuyla bitirmiştim.
Cevabım şu: Hayır. Çünkü kusursuz şehir yok.
Ancak Zürih, kendi düzenini kurmayı başarmış şehirlerden biri. Gürültünün değil sakinliğin, hızın değil dengenin ön planda olduğu bir şehir. Ve sanırım bizi en çok etkileyen de bu oldu.
Ama itiraf etmeliyim ki pahalılığı, bir turist için zaman zaman can sıkıcı olabiliyor. Yine de dönüp baktığımda, diğer Avrupa şehirleriyle kıyaslandığında Zürih’in muazzam bir zenginlik ve ihtişama sahip olduğunu söyleyebilirim.

Buraları Görmeden Dönmeyin
1- Bahnhofstrasse
Dünyanın en ünlü ve en pahalı alışveriş caddelerinden biri. Alışveriş yapmasanız bile mutlaka görülmesi gereken bir nokta.
2- Altstadt
Zürih’in tarihi kalbi. Dar sokaklar, tarihi binalar, küçük meydanlar ve birbirinden güzel kafelerle dolu. Şehri gerçekten tanımak isteyenlerin ilk durağı olmalı.
3- Lindenhof
Roma döneminden beri kullanılan bu tepe, Zürih’in en güzel manzaralarından birini sunuyor.
4- Lake Zurich (Zürih Gölü)
Şehrin en huzurlu noktalarından biri. Göl kıyısında yürüyüş yapabilir, kuğuları izleyebilir veya tekne turuna çıkabilirsiniz.
5- Fraumünster
Ünlü sanatçı Marc Chagall tarafından tasarlanan vitraylarıyla tanınıyor. İçeri girdiğinizde renklerin oluşturduğu atmosfer oldukça etkileyici.
6- Opera House
Göl kıyısındaki zarif yapısıyla şehrin kültür hayatının önemli merkezlerinden biri.
