Türk basınının mücadele günü
Gazetecilik, yalnızca bir meslek değil; temsili demokrasinin görünmeyen ama vazgeçilmez taşıyıcı kolonlarından biridir. Bu nedenle 10 Ocak, bir kutlama günü olmaktan ziyade, toplumsal sorumluluğun ve ifade ile basın özgürlüğünün vazgeçilmezliğinin yeniden hatırlanması ve hatırlatılması gereken bir gündür.
Yusuf Kanlı
İnsan, bilmeden özgür olamaz. Öğrenme hakkı, bilgilenme hakkı ve gerçeğe erişebilme imkânı olmadan demokrasi yalnızca bir sandık ritüeline indirgenir. Yurttaşın bilinçli bir tercih yapabilmesi, yönetenleri denetleyebilmesi ve kendisini temsil eden iradeyi sorgulayabilmesi, ancak doğru, bağımsız ve çoğulcu bilgiye erişimiyle mümkündür. Bu yüzden gazetecilik, yalnızca bir meslek değil; temsili demokrasinin görünmeyen ama vazgeçilmez taşıyıcı kolonlarından biridir.
Tam da bu nedenle 10 Ocak, bir kutlama değil, bir hatırlama günüdür. 1960’ta dokuz gazete patronunun gazeteleri kapatma kararına karşı, gazetecilerin kendi gazetelerini çıkararak verdikleri direniş; toplumun haber alma hakkını savunma iradesinin somut bir ifadesidir. “9’lar Olayı” olarak basın tarihine geçen bu dayanışma, gazeteciliğin yalnızca haber üretmek değil, hakikatin, emeğin ve kamusal sorumluluğun savunusu olduğunu göstermiştir. Grev ve boykotla kazanılan hakların 212 sayılı Basın İş Kanunu’yla güvence altına alınması, gazeteciliği “fikir işçiliği” olarak tanımlayan tarihsel bir eşiği mümkün kılmıştır.
Bugün ise Türkiye’de basın özgürlüğü yalnızca siyasi ve hukuki baskılarla sınanmıyor. Daha derinde, daha sessiz ama daha yıkıcı bir aşınma yaşanıyor. Medya sahipliğinin giderek dar bir alanda toplanması, gazeteciliği kamusal bir faaliyet olmaktan çıkarıp siyasi ve ekonomik çıkarların aparatı haline getiriyor. Kamu ilanları, reklam gelirleri ve siyasi yakınlıklar üzerinden kurulan ilişki ağları, haberin doğruluğunu ve niteliğini belirleyen görünmez editörlere dönüşmüş durumda.
Bu tabloya son dönemde tanıklık ettiğimiz kirli ve utanç verici ilişkiler eklendiğinde, mesele artık yalnızca basın özgürlüğü değil, mesleğin ahlaki zemini haline geliyor. Etik ilkelerin bilinçli biçimde bir kenara itildiği, gazetecilik unvanının ve elde edilen nüfuzun pespaye ilişkilere payanda edildiği örnekler, mesleğin itibarını derinden yaralıyor. Sessizlik burada bir tercih değil, bir ifşa biçimidir.
Ortaya çıkan tablo, gazetecilik etiğini ve mesleğin saygınlığını doğrudan tehdit ediyor. Gerçeğin yerine propaganda, kamusal yararın yerine sadakat, eleştirinin yerine suskunluk, haberin yerine sipariş metinler ikame ediliyor. Gazeteci onuru, yalnızca dış baskılarla değil; mesleğin kirlenmesine razı olan anlayışlarla da aşınıyor. Oysa gazetecilik, güç karşısında mesafeyi, iktidar karşısında eleştiriyi ve toplum adına soru sormayı zorunlu kılar.
Ekonomik kriz, güvencesiz çalışma, sendikasızlaşma, düşük ücretler, yaygın işten çıkarmalar, davalar, gözaltılar ve oto-sansür bu etik aşınmayı daha da derinleştiriyor. Gazetecilik giderek kolektif bir meslek pratiği olmaktan çıkarılıp, bedeli ağır bir bireysel cesaret sınavına dönüştürülüyor. Cesaret yüceltilirken, haklar unutturuluyor; dayanışma zayıflatılırken yalnızlık normalleştiriliyor.
Bu nedenle 10 Ocak sıradan bir kutlama günü değil, yurttaşın öğrenme ve bilgilenme hakkını, bilinçli seçim yapabilme yetisini ve demokrasinin asgari ahlaki zemini olan gazeteci onurunu yeniden hatırlama günüdür. Türk basınının geçmişten bugüne süren mücadelesi, ancak etik gazetecilikle, onurlu duruşla ve bu toplumsal sorumluluğun bilinciyle anlamını koruyacaktır.