İstanbul
Açık
16°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
45,5806 %0
53,1232 %-0.04
6.651,32 % -0,60
76.961,29 %0.373

Trump-Xi ve sonrası

YAYINLAMA:
Trump-Xi ve sonrası

Öncelikle küçük bir özür. Bazen sağlık, bazen çalışma yoğunluğu içinde yazılarıma ara vermek zorunda kalıyorum, benden yorum bekleyen okurlarımdan peşinen özür dilerim. Olanı biteni birlikte anlamaya çalışmadan önce herkesin 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramını kutlarım.

 Hemen bu noktada ezeli rakibimiz Fenerbahçe’nin başkanlığına aday olan sayın Aziz Yıldırım’a bir yandan başarılar dilerken, diğer yandan “neden listelerinde kadın aday olmadığını” soran gazeteciye verdiği, “savaşa erkeklerle gidilir” mealindeki cevabından ötürü kendisini şiddetle kınıyorum. Kadınlara yaptığı satır arası hakaret bir yana, spor, branşı ne olursa olsun bir savaş değil, bir centilmenlik arenası en fazla mücadele çabasıdır. Kazanan tebrik edilir, mağlup olan daha iyi çalışıp bir sonraki müsabakayı kazanmak için çaba gösterir. Maalesef “savaş” kavramı ile “19 Mayıs Bayramı” yan yana asla getirilemez.

Neyse, Fenerbahçeli dostları daha fazla kızdırmadan, ana konumuz olan dünyada olup bitenlere dönelim.

Geçtiğimiz haftanın en merak edilen konusu kuşkusuz ABD Başkanı Trump ile Çin Devlet Başkanı Xi arasındaki görüşmeydi. Görüşmenin ardından ABD – Çin ilişkilerinin nasıl gelişeceği, bunun dünya ekonomisine ve siyasetine nasıl yansıyacağı merak edilenlerin başında geliyordu. Doğal olarak Trump’ın gafları, verdiği fotoğraf vs. gibi magazinsel unsurlar da hafızalarda yerini almakta gecikmedi.

“Görüşmenin galibi kim?” sorusunu hemen sorup, cevaplandırmaya çalışırsak,” bu soruya cevap getirmek için erken olmakla birlikte, kesinlikle Trump değil!” demekte sakınca yok. Kamuoyuna yansıdığı kadarı ile daha görüşmenin ilk dakikalarında Xi’nin kendi kırmızı çizgisi olarak Tayvan konusunu açtığı, bu alanda olası bir müdahalenin sıcak çatışmaya yol açma ihtimalinden bahsettiği anlaşılıyor. Bu yaklaşıma karşı Trump’ın giderek kadim müttefiki haline gelen Tayvan’ı korumak için bir şey diyemediği de ifade edilenler arasında.

Trump’ın somut başarı olarak göstermek istediği Çin’in 200 adet Boeing uçak siparişi ise beklenti olan 700 adetin üçte biri bile değil. Diğer alanlarda ifade edilen karşılıklı iyi niyetin rakamsal ifadeleri de şimdilik çok iç açıcı gözükmüyor. Bundan sonraki heyetler arası müzakerelerde ne noktalara varılır konusu belirsizliğini sürdürüyor.

ABD heyetinin dönüş yolunda Çin’den alınan bütün hediyelerin siber casusluk endişesi ile uçağa alınmadan çöpe atılması da, aslında temasların mahiyeti konusunda epey aydınlatıcı: “ABD Çin’e güvenmiyor!” Peki olup bitenlerin ardından ABD’ye güvenen kaldı mı? Bu soru herhalde önümüzdeki dönemin en belirleyici sorusu olmaya aday.

Özellikle ABD Başkanı Trump’ın Çin’den İran konusundaki beklentilerine aldığı yanıtlara ne kadar güvenebileceği de bir başka soru işareti olarak karşımıza çıkıyor. Hürmüz’ün açılması konusunda yardım, İran’a yapılan silah desteğinin kesilmesi için ABD’nin Tayvan’dan elini çekip çekmeyeceğini daha önce de belirttiğimiz gibi bilemiyoruz. Temasların ardından barış için ABD’nin İran’dan, neredeyse İran’ı tamamı ile teslim alma koşullarını dayatması, buna karşılık İran’ın adeta “savaş galibi” olma mahiyetiyle ABD İsrail cephesinden istekleri bitmez tükenmez savaş senaryolarını gündemde tutmaya devam ediyor. Trump-Xi Zirvesinin de mevcut durumu giderici bir rol oynadığını söylemeye imkan yok.

Peki Avrupa cephesi olana bitene nasıl yaklaşıyor?

Bu noktada son olarak oğlum Dr. Ali Baydarol’un İstanbul Politikalar Merkezi bünyesinde yayınlanan “The rise of Selective Protectionism within the EU’s evolving economic architecture”başlığını taşıyan çalışmasına kısaca göz atmakta yarar var. Ali bana göre kendisinin kavramsallaştırdığı “Seçici Korumacılık” yaklaşımı ile önemli bir bakış açısına dikkat çekiyor. ABD ve Çin rekabetine karşı yüksek korumacılık, orta ölçekli ekonomilere karşı daha az korumacılık ve nihayet bazı ülke ve ülke gurupları ile yaptığı Serbest Ticaret Anlaşmaları ve bizim de içinde yer aldığımız Gümrük Birliği ile ekonomik işbirliği modelleri geliştiriyor. Yine Ali’nin çalışmasında yer alan kapitalizm tartışmaları içinde bu sefer benim kavramsallaştırmaya çalıştığım “a la carte Kapitalizm” ile de tanışıyoruz. Klasik neo liberalizm, devlet kapitalizmi ve kapitalist devlet bundan sonra çokça tartışacağımız kavramlar olarak karşımıza çıkacak.

Doğal olarak, Avrupa cephesinin güvenlik endişeleri ve ABD’ye duyulan güvensizlik, bu bağlamda NATO’nun varlığı tartışmaları da önümüzdeki yaz günlerinin sıcak gündem maddelerini oluşturmaya devam edecek. Bu bağlamda özellikle 6/7 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi ABD ile yola devam mı? Yoksa tamam mı sorularına yanıt arayacak.

Yine doğal olarak ülkemizin çıkacak görünüm altında AB ile ilişkileri de sürekli tartışacağımız konular arasında yer alacak. Son yayınlanan yazımda da belirttiğim gibi, Türkiye açısından tam üyelik dışında AB’nin güvenliğini sağlayacak ülke gibi bir görünüme, özellikle Rusya ile ilişkilerimiz bağlamında şiddetle karşı çıkmamız gerektiği görüşündeyim. Mevcut görünüm altında tam üyelik hayal mi? Bu soru açık uçlu olarak sorulmaya devam edecek. Maalesef pek olası gözükmüyor,

Son olarak yeniden ABD’ye dönersek. Trump gidici mi? Kalıcı mı?

Mevcut görünüm altında görev süresini tamamlamasına şüpheyle bakanlar arasında yer alıyorum. ABD kamuoyunda giderek artan Trump karşıtlığı Kasım ayı içinde yapılacak yenileme seçimleri sonrasında kendisinin “topal ördek” konumuna gelmesine yol açabilir. Hatta bu tarihten önce Trump’ın akıl sağlığına yönelik girişimlerin şiddetlenmesi, azledilmesine de neden olabilir.

Bekleyip göreceğiz. Trump giderse Dünya kamuoyunda giderek daha da antipatik hale gelen İsrail yaptıklarına devam edebilir mi? Bizim iç politikamıza yansımaları ne olur? Dedik ya belirsizlikler had safhada.

Rahmetli Süleyman Demirel’in “dün dündür, bugün bugündür” diğer ifadesi ile uluslararası hukukun önemli öğretisi “rebus sic stantibus” (koşullar değişti), yarına Allah kerim diye bitirelim.

Kalın sağlıcakla…

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız